<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370</id><updated>2012-02-16T22:45:25.132+02:00</updated><title type='text'>Kuleler, Yeryüzü ve Gömülen Her Şey</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>117</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6760721628074045390</id><published>2012-02-15T22:00:00.002+02:00</published><updated>2012-02-15T22:12:04.680+02:00</updated><title type='text'>Kahvehane</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dT22A1EDyJs/TzwRQYG2liI/AAAAAAAAAGU/qPqF-Jodfms/s1600/031145942.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="250" width="300" src="http://2.bp.blogspot.com/-dT22A1EDyJs/TzwRQYG2liI/AAAAAAAAAGU/qPqF-Jodfms/s400/031145942.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerine yağmur yağmış bir yataktan uyanır gibiydim, ter içinde, nefes nefese... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynaya baktığımda kızarıklarla dolu bir deriyle karşılaştım. Işıksızlıktan yüzüm net değildi, bu yüzden sanırım kendime bakar gibi değildim. Saat sabahın dördüydü henüz ama içeride duramazdım bu halde, sahi ne vardı halimde; önceki gece çok kötü şeyler mi yaşamıştım? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes gibi bir hayatım olmuştu önceki gün. Bir erken ölüm gibi uyudum daha güneş yeni batıyorken. Yatakta bir süre tavana dalıp odanın lambası etrafında uçuşan birkaç küçük sineği izlemiştim bir süre. Ondan mı oldu bu kızarıklıklar; ya bu nefes nefese kalma hali neydi. Sanki odam her dakika daralıyor ve içerideki hava bana yetmez oluyordu. Üstüme trençkotumu çekip, altımda iç çamaşırlarımla kendimi dışarı attım. Bir sigara yaktım rahatlamak için. Yürüyordum ama kendi sokaklarım bana tanıdık gelmiyordu.  Üşümemek için biraz hızlandım. Bulvarın sağında solunda uzanan tüm sokaklara girmek istedim. Bu bana bir özgürlük gibi geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girdiğim kaçıncı sokaktı bilmiyorum. Bir anda karşıma çıktı o kahvehane. Kırmızı yeşil neon ışıklarıyla koca bir tabelası vardı. Bu, bir yanıp bir sönen ışıklar ve tabelanın altında belirip kaybolan çay bardağı görüntüsü beni içeri çekiyordu. Camlarından baktığımda, dışarıdaki şatafatla pek uyuşmayan bir karanlıkla karşılaştım. Sadece zayıf bir ışık kahvehanenin en uzak köşesindeki bir masayı aydınlatıyordu. Orada oturanlar varsa da görebilmem zordu. İçeride birileri olduğunu hissediyordum ve biraz da üşümüştüm; girip bir çay içmek fikri beni kapıya yöneltti. Adımımı içeri attığımda karanlıkla baş başa kaldım. Sessizlik de beni bir anda kucaklayıverdi. Tek duyulan ses, ocakta kaynayan demliğin ıslığıydı. Ortada dört beş masa ve etraflarında ışıksızlıktan rengi algılanmayan sandalyeler, kahvehanenin tam ortasında ise bir odun sobası. Üst kapağı açık olan sobadaki alevlerin tavanda oynaşan yansılarına dalıp gitmemek elde değildi. Neden sonra köşede aydınlatılan tek masayı hatırlıyordum. Orada birileri var gibi gelmişti dışarıdayken, ama masada kimsecikler yoktu, bu kimsesiz ve kaybolmuş halimle tam bir hayal kırıklığıydı içimden geçen. Bir an kimsenin olmadığı bu mekânda ne işim var diye sordum kendime. Buradan hemen çıkmalıydım. Tam da o sırada sobanın arkasında kımıldayan bir gölge olduğunu fark ettim. Soğuktan mı sobanın alevinden mi bilinmez titreyen bu gölgeye doğru birkaç adım atıp selam deyiverdim. Ama gölge sadece kıpırdayarak aldı selamımı. Bu gölgenin bir bedeni var mıydı bilmiyordum. Ona o kadar yakındım ki yine de onun ait olduğu bedeni göremiyordum. Selam dedim tekrar, gölgeler konuşamaz dercesine el salladı bana. Bir çay içecektim, çok üşüdüm de bana bir çay verebilir misiniz, dedim. Gölgeler çay veremez ki demedi, kalktı; otururkenki boyuyla çok fark etmeyen bir yüksekliğe kavuştu ayaktayken ve ocağa doğru yöneldi. Gölgelerin bir boyu olmaz ki dedim kendi kendime, ışık onları uzatıp kısaltır. Öyle bir karanlığa düşmüştüm ki bu sabah, bedensiz bir gölgenin varlığına inanabiliyordum. Kendi kendime gülüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra çayımı getirmek için ışıktan uzak adımlar atarak ocağa yöneldi. Ocağın etrafında sadece kazanın ateşinin yansımaları vardı, anlayacağınız gölge burada da sığınacak bir liman bulabilmişti kendine. Sonra bana karanlık kadar demli bir çay getirdi. Bir yudum aldım ve içimi ısıttım. Ona doğru baktım. Bir soluk alma sesi, bir hırıltı duymak istiyordum en azından. Sizi göremiyorum dedim, yüzünüzü, saçlarınızı, üstünüzdekileri göremiyorum. Sadece bir karanlıksınız siz, ama bu çayı bana getirebiliyorsanız bir eliniz de olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşurken gözüm bir yandan kendi gölgeme gidiyordu durmadan. Karanlıktan daha koyuydu, demek ki bir ışık vardı yine de; o halde ben neden bu gölgenin sahibi olan bedeni görememiştim o gece? Ondan hiçbir cevap alamadım. Sonra sobanın tavandaki ışık oyunların daldı yine gözlerim. Bir sigara daha yaktım sonra ve dumanını üfledim tavandaki ışığa. Dumanın yansıları her tarafımda dolaşıyordu. Yüzümü aleve yakınlaştırdım iyice, kendimi görünür kıldım. Tüm gölgeler beni görebilsin istedim, biliyordum hepsi beni izliyorlardı. Bu masaların hepsi doluydu aslında, tek boş olan masa ise o köşedeki aydınlık masaydı. Sonra demliğin ıslıkları, kaşıkların ince belli bardaklardaki şakırtılarını duydum. Sohbet eden insanların sesleri gelmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke güneş hiç doğmasaydı da kahvehanenin kirli camlarından içeriye ışık girmeseydi; eve dönerken gölgemi tam ayakucumdan kesip burada bırakabilseydim ya da. Keşke tüm gölgeler asık yüzlü insanlara, zevksiz kumaşlara, kırık sandalyelere dönüşmeseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke uykumdan hiç kalkmasaydım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6760721628074045390?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6760721628074045390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6760721628074045390&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6760721628074045390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6760721628074045390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2012/02/uzerine-yagmur-yagms-bir-yataktan-uyanr.html' title='Kahvehane'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-dT22A1EDyJs/TzwRQYG2liI/AAAAAAAAAGU/qPqF-Jodfms/s72-c/031145942.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3241922383816699669</id><published>2011-11-22T19:56:00.003+02:00</published><updated>2011-11-22T19:59:48.514+02:00</updated><title type='text'>öpücük balığı - atilla atalay</title><content type='html'>İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım.. Söylemezdi ki.. Dünyanın en sevimli delisiydi.. O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi..&lt;br /&gt; Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum.. Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a “Buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Haa?&lt;br /&gt; -Buğday&lt;br /&gt; -Eee, nolucak buğday?&lt;br /&gt; -Hiç.. Tavuk buldum da bi tane.. Buğday veriyim diyorum..&lt;br /&gt; -Sittir lan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ciddi miyim diye gözlerime baktı.. ben de çok ciddi baktım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Gültepe’de bir civcivci var ama.. Buğday satar mı bilmem.. Daha çok suni yem olur onlarda..&lt;br /&gt; -Yok, suni yem olmaz, buğday lazım.. Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle.. Pis bi rengi oluyo.. En iyisi buğday..&lt;br /&gt; -Ha bi de yumurtluyo.. Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip.. Bir ara ben de besledim.. Spenç tavuğu diyorlar.. Tam yumurta tavuğuydu.. Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar.. Bak ne diycem, esas darı sever hayvan.. Çift sarı çıkarır.. Darı al sen ona..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oyun böyle bir şeydi işte.. O başlatırdı.. Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi.. Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday.. Noolcak acaba.. Kuruyemişçilerde var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?&lt;br /&gt; -Ne?&lt;br /&gt; -Buğday sormadın mı?&lt;br /&gt; -Ha evet, olabilir..&lt;br /&gt; -Sonunu dün sattım..Yok..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.. sana ne.. Bu millet de bi tuhaf ha.. Buğday var mı, var.. Ya da yok. Bitti, bu kadar.. Sana ne ne olacağından. Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif.. Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim.. Sinirleniyorum ama.. Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.. Adam başı buğday olması lazım.. Kendi kendime gülüyorum.. Biliyorum, o da gülecek.. Gülücez.. Öpücem sonra.. Sonra, sonra.. Noolcaksa o buğdaylar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım.. Buğday arayan acıkmış bir tavuk.. Bık bık bık. Bıdaaak.. Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. Onu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var.. Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor.. Onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. Çocukmuşuz biz.. O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet.. Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan.. Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde.. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. Neyse, aldık işte.. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben.. Bariz manyağım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Geldi mi buğday” diye sordu. Gözleri ışık ışık.. Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama.. ”Naaptın” dedi.. Elinin körü.. Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde.. “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten.. Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “Bak şimdi “dedi; “Bu senin dilek güvercinin.. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dedim ya, tılsımı var onun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir.. Bitmesin istersiniz.. “Bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi.. Pıt pıt iki çocuğun yüreği.. Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. Ağlar mı sonra insan.. Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “Dünyanın düz murâdı yok” mu.. “Çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. Noolur “öyle diilmiş” olsun. Noolur bitmesin.. Pıt pıt.. Yüreğim.. Gece.. Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ertesi sabah Kadriye oldu.. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye.. Onun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “Naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım”.. Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki.. Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.Yoksa değil miydi.. O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. “Fehmi” diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. Ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “Eskeyp’e gidelim mi, Trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. Ama asla gitmezdik. Onun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz, o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. Onun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir gün bana “gitme” dedi.. Ama hep öyle derdi.. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek.. Bu şarkıdan iki şarkı sonra..” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız.. Dinlemezdi.. ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. Sayalım, o kadar sonra git..” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı.. O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Ben gidiyim” dedim.. Sesi boğuktu.. ”Gitme” dedi.. Ama söyledim. Hep öyle derdi.. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Gitme” dedi.. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gitmesem olur sanki.. “Ama bunun sonu yok ki” dedim.. “Yok işte salak “dedi.. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. Bu kez gitme işte.. Gitme..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor.. Birileri yıllarca ördü o duvarı.. Annem koydu bir tuğla, sonra babam.. Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. Gidicem ben, işim var işim.. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem.. Hasan’a borcum var.. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. İlknur iş arıyo sonra.. Resmen iş istiyo işte, aramıştır.. Onun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi.. İşim var.. İşim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Gidiyim ben” dedim.. Bu kez gözleriyle “Gitme” dedi.. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım.. Tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”.. İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, Top Secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem.. İlknur’un kalçalarına bakıcam.. MTV’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler.. İşi var gözlerimin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sonra yıldırımlar çaktı.. Hiç susmadım.. “Hayat masal mıydı yani?.. Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.. Noolcaktı yani.. Leblebiden saat olur mu.. “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık.. İyi.. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok.. Ee, Anangil “Oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız..” Nefes nefese sustum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Dışarıdakiler” dedi.. “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. Öpücük balığını kimse alıp satamaz.. Sen bile.. Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane.. Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum.. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “Dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık..” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum.. Gümm! Dev.. Güm! Lamba cini.. Güm! Haramiler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar.. Hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey.. İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor.. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram.. Canım yanıyor.. Sonra pıt pıt pıt.. darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene.. Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar.. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Müzik bitti.. İlknur bir şeye gülüyor.. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var.. O hep var Nevizade sokağında.. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor.. cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. Aklımda zamanın en acı tadı.. ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum.. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “Manyak mısın sen koçum?” diyor.. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor.. Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor.. İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer.. Uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “Bana masal anlat” diye ağlıyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3241922383816699669?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3241922383816699669/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3241922383816699669&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3241922383816699669'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3241922383816699669'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/11/opucuk-balg-atilla-atalay.html' title='öpücük balığı - atilla atalay'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8898702365360319804</id><published>2011-11-13T22:50:00.007+02:00</published><updated>2011-11-13T23:19:26.719+02:00</updated><title type='text'>Buz Adam</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Q5g5B5gXBp4/TsA0WAA_odI/AAAAAAAAADU/y8ddWMvFyD0/s1600/tumblr_lq2z14p1ta1qjd1kgo1_1280.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 145px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Q5g5B5gXBp4/TsA0WAA_odI/AAAAAAAAADU/y8ddWMvFyD0/s200/tumblr_lq2z14p1ta1qjd1kgo1_1280.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5674593083052761554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haruki Murakami'den:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Buz Adamla evlendim. Onunla ilk kez, kayak merkezindeki bir otelde karşılaştım, zaten Buz Adamla karşılaşmak için en uygun yer bir kayak merkezi olsa gerek.Otelin lobisi kendi hallerinde eğlenen genç insanlarla doluydu ama Buz Adam, şöminenin en uzak köşesinde tek başına oturmuş sessizce kitap okuyordu. Öğlene doğru olmasına rağmen kış sabahının soğuk güneş ışığı kıpırdaşıyordu hala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak, şuradaki bir Buz Adam” diye fısıldadı arkadaşım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ana dek Buz Adamın ne olduğuna dair bir fikrim bile yoktu. Arkadaşımın da yoktu gerçi.&lt;br /&gt; Buzdan yapılmış olmalı ki, o yüzden Buz Adam diyorlar diye devam etti ciddi bir ifadeyle arkadaşım; sanki bir hayaletten ya da bulaşıcı hastalıktan bahsediyor gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buz Adam uzun boylu idi, genç görüntüsüne rağmen, diken gibi duran kalın saçlarına serpili aklar erimemiş kar tanecikleri görüntüsündeydi. Elmacık kemikleri buz tutmuş taşlar gibi oldukça belirgin, parmakları hiç erimeyen donla kaplı gibiydi. Yine de Buz Adam sıradan bir insanı andırıyordu. Yakışıklı denemezdi ama çekici bir tip olabilirdi nasıl gördüğünüze bağlı olarak. Her şeye rağmen bildiğim tek şey ondaki bir şeyin beni kalbimden bağladığı idi; her şeyden çok gözlerindeki bir şeyin. Bakışları tıpkı kış sabahları buz sarkıtları arasından geçen ışık gibi sessiz ve saydamdı. Yapay bir bedenin tek yaşam pırıltısı bu bakışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada, uzak bir köşeden, durup bir süre izledim Buz Adamı. Kafasını kaldırıp bakmadı. Öylece, kıpırdamadan oturup, sanki etrafında kimse yokmuş gibi kitabını okumaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah aynı yerde ve yine önceki gibi kitap okuyordu. Öğle yemeği için restorana gittiğimde, akşam arkadaşlarla kayaktan döndüğümde, o, hala orada, bakışları aynı kitabın sayfaları üzerindeydi. Ertesi günde değişen bir şey yoktu. Güneş batıp gecenin geç saatleri geldiğinde pencereden seyredilen sessiz bir kış manzarası gibi hala oturuyordu koltuğunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü günün öğle sonrası, kayağa gitmemek için birkaç bahane uydurdum. Otelde tek başımaydım, lobide dolaştım biraz, hayalet kasaba gibi bomboştu. İçerdeki hava sıcak ve nemliydi, insanların ayakkabıları ile getirdiği kar şöminenin önünde eriyip içeriyi tuhaf bir kar kokusu ile kaplıyordu. Dışarıyı seyrettim, bir iki gazeteyi karıştırdım ve tüm cesaretimi toplayıp Buz Adama doğru yürüdüm ve onunla konuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer konuşmak için iyi bir nedenim yoksa yabancı birisiyle konuşurken utanırım, zaten çoğu zamanda tanımadığım insanlarla konuşmam. Ama neden bilmiyorum, buzadamla konuşmak zorunluluğu içinde hissettim kendimi. Oteldeki son gecemdi ve içimden bir ses bu şansımı da kullanmazsam bir daha onunla hiç karşılaşamayacağımı söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kayak kaymıyor musunuz?” diye olabildiğince sıradan bir şekilde sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaşça başını, sanki uzakta bir gürültü duymuş gibi, benden yana çevirdi ve o bakışlarla bana baktı. Hafifçe başını salladı. “Ben kayak kaymam.” dedi. “ Burada böyle oturur, kitap okuyup karı seyrederim.” Sözcükleri tıpkı çizgi romanlardaki konuşma balonları gibi havada beyaz bulutlar gibi duruyordu. Havada asılı duran bu sözcükleri don tutmuş parmağı ile dağıtana kadar inanın görebiliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Yüzüm kızarmış bir şekilde öylece durdum. Gözlerime baktı ve hafifçe gülümsedi.&lt;br /&gt; “Oturmak ister misin?” dedi. “Beni merak ediyorsun , değil mi? Buz Adam nasıl bir şey bilmek istiyorsun.” Sonra da güldü. “Rahat ol, endişelenecek gerek yok. Sırf benimle konuştuğun için üşütmezsin.”&lt;br /&gt; Lobinin köşesindeki divanda yan yana oturup camdan dışarıdaki dans ederek düşen kar taneciklerini seyrettik. Ben sıcak bir çukulata ısmarlayıp içtim; buz adam ise hiçbir bir şey istemedi. Sohbet etmekte benden bile iyi olduğu söylenemezdi. Sadece bu değil, konuşacak ortak bir konu bile bulamadık aslında. Başta biraz havalar hakkında konuştuk. Sonra da otel hakkında. “Burada tek başınıza mısınız?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet” dedi. Benim kayağı sevip sevmediğimi sordu. “Pek değil” dedim. “Sırf arkadaşlarımın ısrarı üzerine geldim. Aslında çok nadir kayarım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmek istediğim çok şey vardı. Bedeni gerçekten buzdan mı oluşuyordu? Ne yerdi? Yazın nerede yaşardı? Ailesi var mıydı? Buna benzer şeyler. Ama, Buz Adam kendinden hiç bahsetmiyordu, ben de böyle kişisel soruları sormaya çekindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tersine, Buz Adam benden bahsetti. Biliyorum, inanması zor ama, bir şekilde hakkımda her şeyi biliyordu. Ailemdeki kişileri, yaşımı, hoşladığım ve hoşlanmadığım şeyleri, sağlık durumumu, okuduğum okulu, görüştüğüm arkadaşlarımı hep biliyordu. Hatta uzun zaman önce başıma gelen ve çoktan unutmuş olduğum şeyleri bile bildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnanılır gibi değil” dedim çarpılmış halde. Yabancı birinin önünde çırılçıplak hissettim kendimi. “ Nasıl olur da hakkımda bu kadar şey bilebiliyorsunuz? İnsanların aklını mı okuyabiliyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, insanların aklını okuyamam, ya da buna benzer şeyleri bilemem. Sadece biliyorum.” dedi usulca. “ Sadece biliyorum Sanki buzun derinlerine bakıyormuşum gibi sana baktığımda da seninle ilgili şeyler net bir şekilde görünürleşiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geleceğimi görebiliyor musun?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine usulca “Geleceği göremem.” dedi. “Gelecekle hiç ilgim de yoktur. Daha açık olmak gerekirse, gelecek diye bir kavram yoktur bende. Bu yüzden buzun geleceği olmaz. Sahip olduğu tek şey içine sakladığı geçmiştir. Buz sahip olduğu şeyleri sanki hala yaşıyorlarmış gibi çok temiz, canlı ve net bir şekilde muhafaza etme gücüne sahiptir. Buzun özü budur.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne güzel” dedim gülümseyerek. “Bunu duymak beni rahatlattı. Çünkü doğrusunu isterseniz geleceğimin nasıl olduğunu bilmeyi hiç istemem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kente döndükten sonra da birkaç kez karşılaştık. Derken çıkmaya başladık. Gerçi ne sinemaya gidiyorduk ne de bir kafeye. Yemeğe bile çıkmadık. Buz Adam sözü edilmeyecek kadar az yemek yerdi. Bütün bunların yerine parkta bir banka oturur Buz Adamın kendisi dışında her şeyden konuşurduk.&lt;br /&gt; “Bunun nedeni ne?” diye sormuştum bir seferinde “Niye hiç kendinden bahsetmiyorsun? Hakkında daha çok şey bilmek istiyorum. Nerede doğdun? Ailen nasıl kişiler? Nasıl oldu da bir Buz Adam oldun?”&lt;br /&gt; Yüzüme bir zaman baktı ve ardından başını salladı. “ Bilmiyorum.” dedi usulca, beyaz sözcükleri havaya üfleyerek. “Başka her şeyin geçmişini biliyorum oysa. Ama benim bir geçmişim yok. Ne nerede doğduğumu, ne de ailemin nasıl kişiler olduğunu bilmiyorum.Bir ailem var mı onu bile bilmiyorum. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Bir yaşım var mı, onu da bilmiyorum.”&lt;br /&gt; Buz Adam karanlıkta bir aysberg kadar yalnızdı.&lt;br /&gt; İşte bu Buz Adama sırılsıklam aşık olmuştum. Beni, sanki hiç geleceğim yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordu. Ben de karşılık olarak onu, hiç geçmişi yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordum. Derken evlilik hakkında konuşmaya başladık.&lt;br /&gt; Daha yirmime yeni girmiştim ve Buz Adam gerçekten sevdiğim ilk kişiydi. O zamanlar bir Buz Adamı sevmek ne demek hayal bile edemiyordum. Aslında normal bir kişiye aşık olsaydım bile sanırım yine de aşk hakkında daha net bir fikrim olmazdı.&lt;br /&gt; Annem ve ablam kesin bir şekilde bu evliliğe karşı çıktılar. “Evlenmek için daha çok gençsin” dediler. “Bunun yanında, hakkında tek bir şey bilmiyorsun. Nerede, ne zaman doğduğunu bile bilmiyorsun. Böyle biriyle evleneceğini akrabalarımıza nasıl anlatırız? Dahası, söz konusu kişi bir Buz Adam, ya ansızın erir giderse ne yapacaksın? Evlilik demek gerçek bir bağlılık demektir, bunu anlamıyorsun.”&lt;br /&gt; Endişeleri gereksizdi aslında. Bir kere, Buz Adam gerçekte buzdan yapılmamıştı. Ne kadar sıcak olursa olsun erimesi diye bir şey söz konusu değil. Buz Adam denmesinin nedeni, bedenin buz kadar soğuk olması, ama buzdan yapılmış değil ki. Ve bu soğukluk, insanların sıcaklığını alan türden soğukluk da değil.&lt;br /&gt; Sonunda evlendik. Kimse evliliğimizi kutsamadı, arkadaşlarımız, akrabalarımız sevinmedi. Tören yapmadık, karısı olarak adımı onun nüfus kütüğüne kayıt ettirmeye sıra geldiğinde kaydının olmadığını gördük. Biz de, ikimiz, kendi kendimizi evli kıldık. Küçük bir pasta alıp yedik. Sade düğün törenimiz buydu.&lt;br /&gt; Küçük bir daire kiraladık, Buz Adam et deposunda çalışıp geçimimizi sağlamaya başladı. Ne kadar soğuk olursa olsun fark etmezdi onun için ve ne kadar çok çalışırsa çalışsın hiç yorulmazdı. İşvereni bundan çok memnundu ve ona diğer işçilerinden daha çok para veriyordu. İkimiz, kimseyi rahatsız etmeden, kimsece rahatsız edilmeden mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyorduk.&lt;br /&gt; Buz Adam benimle seviştiği zaman gözümün önüne bir yerlerde yalnızlık içinde varolduğundan emin olduğum bir buz parçası geliyordu. Buz Adamın bu buz parçasının nerede olduğunu bildiğini sanıyordum. Taş sertliğinde donmuştu, o kadar sert ki daha sert bir şey düşünemiyordum. Dünyadaki en büyük buz parçasıydı.Uzaklarda bir yerdeydi; ve Buz Adam bu buz parçasının hatıralarını bana ve dünyaya ulaştırıyordu. İlk seviştiğimizde aklım karıştı. Ama daha sonra alıştım buna. Hatta onunla sevişmekten hoşlanmaya başladım. Geceleri, sessizce içinde dünyanın yüz milyonlarca yıllının geçmişini barındıran o büyük buz parçasını bölüştük.&lt;br /&gt; Evliliğimizin sözü edilebilecek hiçbir sorunu yoktu. Birbirimizi tutkuyla sevdik ve aramıza hiçbir şey girmedi. Bir çocuğumuz olsun istiyorduk ama pek de mümkün görünmüyordu. İnsan geni ile Buz Adam geni kolayca uyuşmadı. Biraz da çocuğumuz olmadığı için bolca boş zamanın vardı. Sabahtan tüm ev işlerini bitiriyor, geriye gün boyunca yapacak bir şey kalmıyordu. Konuşacak, dışarıya çıkacak bir arkadaşım yoktu, komşularımla da hiç ilişkim olmadı. Annem ve ablam Buz Adamla evlendiğim için hala bana kızgındılar, beni görmek adına hiçbir adım atmadılar. Aylar geçmesine rağmen, etrafımızdaki insanlar zaman zaman onunla konuşmaya başlamış olsalarda, kalplerinin derinlerinde ne onu ne de onunla evlenmiş beni hala kabullenemiyorlardı. Onlardan farklıydık ve üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin aramızda bir ilişki kurulamıyordu.&lt;br /&gt; Buz Adam işteyken, evde tek başıma oturuyor, kitap okuyor, müzik dinliyordum. Evde oturmayı yine de tercih ediyordum, yalnız kalmaya aldırmıyordum.Ama gençtim ve hergün aynı şeyleri yapmak giderek beni rahatsız etmeye başladı. Rahatsız eden can sıkıntısı değil, tekrarlayışlardı.&lt;br /&gt; Bu yüzden bir gün Buz Adama “ Bir yerlere bir geziye çıkmaya ne dersin, değişiklik olur hem?” diye sordum.&lt;br /&gt; “Geziye mi?” dedi. Gözlerini kısıp bana baktı. “ Niye çıkacakmışız ki? Burada benimle olmaktan mutlu değil misin?” dedi.&lt;br /&gt; “Ondan değil” dedim. “Mutluyum.Ama canım sıkılıyor. Uzak bir yerlere gitmek ve daha önce görmediğim şeyler görmek istiyorm. Bir hava değişiliği yaşamak istiyorum.Anlıyor musun? Ayrıca, balayına bile çıkmadık. Biraz birikmiş paramız var, zaten yıllık iznin de yaklaşıyor. Biraz uzaklaşıp, kafamızı dinlemenin tam zamanı değil mi sence?”&lt;br /&gt; Soğuk bir iç geçirdi Buz Adam, havada kristalleşip, tınladı içgeçirişi. Uzun parmaklarını dizlerinin üstünde sıktı. “Pekala, madem bu kadar çok istiyorsun, hiç itirazım yok. Eğer seni mutlu edecekse istediğin yere gitmeye varım. Peki nereye gitmek istediğini biliyor musun?”&lt;br /&gt; “Güney Kutbu’nu görmeye ne dersin?” dedim. Güney Kutbu’nu söyledim çünkü buzadamın soğuk bir yerlere gitmek hoşuna gider diye düşünüyordum. Dürüst olmak gerekirse, ben de hep oraya seyahat etmek istemişimdir. Yakalı bir kürk giymek, penguen sürülerini ve kutbun havasını görmek istemişimdir hep.&lt;br /&gt; Bunu duyduktan sonra, kocam gözünü bile kıpırdatmadan gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki buz sarkıtları gözlerimden başımın arkasına kadar delip geçiyormuş gibi hissettim.Bir zaman sessiz kaldı ve sonunda ışıldayan bir sesle: “Pekala, eğer isteğin buysa, tamam, Güney Kutbu’na gidelim. Gerçekten istediğinin bu olduğuna eminsin, değil mi?” dedi.&lt;br /&gt; Hemen yanıt veremedim. Buz Adam’ın bakışları beni uyuşturacak denli beynimin içindeydi. Sonunda başımı sallayabildim.&lt;br /&gt; Zaman geçtikçe nedense, Güney Kutbuna gitmek fikrini açtığımdan dolayı yavaş yavaş pişman olmaya başladım. Niye, bilmiyorum, bana öyle geliyordu ki, ‘Güney Kutbu’ der demez kocamın içinde bir şeyler değişmişti. Gözleri sertleşti, soluğu iyice beyazlaştı ve parmakları daha bir buzlandı. Artık benimle fazla konuşmuyordu ve yemek yemeyi tamamen bıraktı. Tüm bunlar beni korkutuyordu.&lt;br /&gt; Yola çıkmaya beş gün kala cesaretimi topladım ve “ Güney Kutbu gezisini unutalım” dedim. “Şimdi düşünüyorum da, orası sağlığımızı bozacak kadar soğuk olacak. Onun yerine şöyle sıradan bir yere gitmemiz daha mantıklı. Avrupa’ya ne dersin? İspanya’ya gidip gerçek bir tatil yapalım. Şarap içer, paella yer, boğa güreşlerini seyredebiliriz, ya da bunun gibi şeyler.”&lt;br /&gt; Ama kocam anlattıklarımı dinlemiyordu. Birkaç dakika boşluğa baktı öylece. Ardından da, “ Hayır, hele İspanya’ya tamamen hayır. İspanya benim için çok sıcak. Çok tozlu, yemekleri de fazla baharatlı. Ayrıca, ben Güney Kutbu için biletleri aldım bile. Senin için kürk ve yünlü botlar da aldık. Bütün bunlar boşa gidemez. Bu kadar hazırlıktan sonra gitmemezlik edemeyiz.” dedi.&lt;br /&gt; Gerçek şu ki; korkmuştum. Sezgilerim bana eğer Güney Kutbu’na gidersek bir daha düzeltemeyeceğimiz bir şeyler olacağını söylüyordu. O korkunç düşü defalarca görüyordum. Hep aynı düştü: Yürüyüşe çıkıyor ve buzda açılmış büyük bir çukura düşüyordum. Kimse bulamıyordu beni ve donmaya başlıyordum. Buzun içinde kısılı kalmış öylece gökyüzüne bakıyordum. Bilincim yerindeydi ama hareket edemiyordum, parmağım bile oynamıyordu. Yavaş yavaş bir geçmiş olmaya başladığımı fark ediyordum. İnsanlar bana, yani dönüşmüş olduğum şey her neyse, baktıkça geçmişe bakıyorlardı. Ben onlardan geriye doğru uzaklaşan bir görüntüydüm.&lt;br /&gt; Bu düşten uyandığımda Buz Adamı yanımda uyurken buluyordum . Nefes almadan uyurdu hep, ölü bir adam gibi.&lt;br /&gt; Ama Buz Adamı seviyordum. Ağlamaya başladım, gözyaşlarım yanaklarına akıp onu uyandırdı. Beni kollarına aldığında sadece “Kötü bir düş gördüm” dedim.&lt;br /&gt; “Sadece kötü bir düştü.” dedi. “Düşler geçmişten gelir, gelecekten değil. Düşler seni değil, sen düşleri kuşatırsın. Anlıyor musun?” dedi.&lt;br /&gt; “Evet” dedim ama yine de ikna olmamıştım .&lt;br /&gt; Geziyi iptal ettirecek iyi bir bahane bulamadım ve sonunda ben ve kocam Güney Kutbu uçağına bindik. Hosteslerin ağzını bıçak açmıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmek istedim ama bulutlar o kadar yoğundu ki, hiçbir şey göremiyordum. Bir zaman sonra, pencerem bir buz tabakası ile kaplanmıştı. Kocam sessizce kitabını okuyordu. Tatile gidiyor olmanın heyecanını duymuyordum. Bir süreçten geçiyor ve çoktan kararlaştırılmış şeyleri yapıyordum.&lt;br /&gt; Uçağın merdivenlerinden inip Güney Kutbu’na adım attığımızda kocamın bedeninin sendelediğini hissettim. Göz açıp kapayıncaya dek sürmüştü bu sendeleme, yarım saniye kadar, yüz ifadesinde bir değişiklik olmamıştı, ama ben bu olayı görebilmiştim.Buz Adamın içinde bir yerlerde gizli, şiddetlice bir şeyler sarsılmıştı. Durdu ve gökyüzüne baktı, ardından da ellerine.Derin bir soluk aldı. Sonra bana baktı ve anlamlı bir şekilde güldü. “Gelip gezmek istediğin yer burası mıydı?” dedi.&lt;br /&gt; “Evet” dedim. “Burası.”&lt;br /&gt; Güney Kutbu umduğumdan öte yalnız bir yerdi. Hemen hemen yaşayan kimse yoktu. Küçük, özelliği olmayan bir kasaba, kasabanın da yine tabiî ki herhangi bir özelliği olmayan küçük bir oteli vardı. Güney Kutbu turist güzargahı değildi. Bir tane bile penguen yoktu. Güney Kutbun o ünlü ışıklarını göremiyordum. Ne ağaçlar vardı, ne çiçekler, ne de bir nehir veya su birikintisi. Gittiğim heryerde buz vardı sadece. Gözümün örebildiği heryer uzadıkça uzayan bomboş bir buz tabakası idi.&lt;br /&gt; Kocam ise oradan oraya sanki hiç yeterli değilmiş gibi heyecanla yürüdü durdu. Yerel dili çok çabuk öğrendi ve kasaba halkıyla hep sert bir çığ gürültüsü sesiyle konuşuyordu. Onlarla ciddi bir yüz ifadesiyle saatlerce ne hakkında olduğunu bilmediğim şeyler konuştu. Kocamın beni yüzüstü bıraktığını, kendi başımın çaresine kendim bakmam gerektiğini hissediyordum.&lt;br /&gt; Orada, o kalın buzla çevrili dilsiz dünyada sonunda tüm gücümü kaybettim. Azar azar, kaybettikçe kaybettim. Sonunda, kızgın olacak gücü bile artık bulamadım kendimde. Sanki duygularımın pusulasını bir yerlerde kaybetmiştim.İçine düştüğüm yolu, zamanın akışını ve var olduğum hissini tamamen kaybetmiştim. Bunun ne zaman başladığını ne zaman bittiğini bilmiyorum fakat bilincim tekrar yerine geldiğinde sonsuz bir kışın tüm renkleri sildiği bir buz dünyasında yalnızlık içinde tek başına kapatılmıştım.&lt;br /&gt; Duyumlarımın çoğunu yitirmeme rağmen bu kadarını hala biliyordum. Güney Kutbundaki kocam eski Buz Adam değildi.Beni her zamanki gibi kolluyor ve benimle kibarca konuşuyordu. Diyebilirim ki, bana söylediği her şeyi gerçekten kastederek söylüyordu. Ama şunu da biliyorum ki; o, kayak merkezinde otelde karşılaştığım Buz Adam değildi artık.&lt;br /&gt; Bunu herhangi birine anlatabilmem olanaksız görünüyordu. Güney Kutbundaki herkes ondan hoşlanıyordu ama benim söylediğim tek bir sözcüğü bile anlamıyorlardı. Beyaz soluklarını üflüyorlar, şakalaşıyolar, tartışıyorlar, kendi dillerinde şarkılar söylüyorlar, bense odamızda tek başıma oturup, aylar öncesinden açmayacakmış gibi görünen kapalı gökyüzüne bakıyordum. Bizi getiren uçak gideli çok olmuştu ve kısa bir süre sonra pist kalın bir buz tabakası ile kaplanmıştı, tıpkı kalbim gibi.&lt;br /&gt; “Kış geldi” dedi kocam. “Uzun bir kış olacak ve artık ne bir uçak gelir ne de bir gemi. Her şey dondu. Görünen o ki, gelecek bahara kadar burada kalmak zorunda kalacağız.”&lt;br /&gt; Güney Kutbu’na gelişimizden yaklaşık üç ay sonra hamile olduğumu fark ettim.Doğuracağım çocuğun küçük bir Buz Adam olacağını biliyordum. Rahmim donmuştu, amniyotik sıvım kar suyu gibiydi. İçimdeki soğukluğunu hissedebiliyordum. Çocuğumun buz parçası gözleri ve buz kaplı parmakları olacaktı, tıpkı babası gibi. Ve ailemiz bir daha Güney Kutbu dışında bir yere asla ayak basmayacaktı. Sonsuz geçmiş, tüm akıl sır erdirişlerin ötesinde bizi kendine hapsetmişti. Bundan asla kurtulamayacaktık.&lt;br /&gt; Artık içimde kalp diye bir şey nerdeyse kalmadı. Sıcaklığım çok uzaklara gitti. Bazen bir zamanlar böyle bir sıcaklığın olduğunu bile unutuyorum. Bu yerde dünyadaki herkesten daha yalnızım. Ağladığım zamanlar Buz Adam yanaklarımı öpüyor ve gözyaşlarım buza dönüşüyor. O buza dönen bu gözyaşlarını alıyor ve diline koyuyor. “Bak, seni ne kadar çok seviyorum” diyor. Gerçeği söylüyor. Fakat olmayan bir yerden içeri dolan bir rüzgâr onun beyaz sözlerini geriye, geçmişin içine süpürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haruki Murakami&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8898702365360319804?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8898702365360319804/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8898702365360319804&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8898702365360319804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8898702365360319804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/11/haruki-murakamiden-bir-buz-adamla.html' title='Buz Adam'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Q5g5B5gXBp4/TsA0WAA_odI/AAAAAAAAADU/y8ddWMvFyD0/s72-c/tumblr_lq2z14p1ta1qjd1kgo1_1280.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6351194365508215799</id><published>2011-11-08T02:08:00.006+02:00</published><updated>2011-11-08T23:05:43.376+02:00</updated><title type='text'>Sanat</title><content type='html'>Tuvale gerili beyaz bir bez parçasının ucuna, bir fırça darbesi vurduğunda başlar hikaye. Sonra, bu renkler ve çizgiler barındıran beze nefretle bakar. Tüküreyim sanatına diye haykırır aynadaki yüzüne. Hınçla parçalar, tuvale az önce kendi yansıttığını; kendini kaybetmiş bir it gibi dolanır, burnunun soluğu baca gibi tüterken. Birden yatağının üzerindeki çarşafı kapıverir ve kaptığı gibi gerer tuvale. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan, sidik ve ter lekeleri; salya, biraz da sümük; saç ve kıç kılları. Biraz kadın, biraz kedi kokusu. Bir de varlığın ve ağırlığının kanıtı bir insan silueti boylu boyunca. Şimdi oldu der ve atar imzasını gururla altına, ağız dolusu tükürerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--dw--&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6351194365508215799?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6351194365508215799/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6351194365508215799&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6351194365508215799'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6351194365508215799'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/11/sanat.html' title='Sanat'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4535067351021825301</id><published>2011-11-07T13:53:00.003+02:00</published><updated>2011-11-08T23:04:19.196+02:00</updated><title type='text'>Konuşmayı Unutmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gPuRTH0Mz-Y/TrmZRD3tjQI/AAAAAAAAACw/Kw-FFWWSySE/s1600/covers-0437.webp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 183px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-gPuRTH0Mz-Y/TrmZRD3tjQI/AAAAAAAAACw/Kw-FFWWSySE/s200/covers-0437.webp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5672733724025654530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sessizlik kuru, ses nemlidir. Ses düzeyi, sesin bir araya toplanmış hali, yani kitlesidir. Sessizlikte insanların düşüncelerini duyabilirsiniz; tabi bedenlerinin gürütüsü de kesildiğinde. Ama insanların ne düşündüğü önemli değil. Bedenlerinin gürültüleri hep daha ilgi çekicidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi bedenini dinle, bitkilerle konuş. İnsanlara boş ver.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4535067351021825301?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4535067351021825301/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4535067351021825301&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4535067351021825301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4535067351021825301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/11/sozcukler-iste.html' title='Konuşmayı Unutmak'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-gPuRTH0Mz-Y/TrmZRD3tjQI/AAAAAAAAACw/Kw-FFWWSySE/s72-c/covers-0437.webp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4297257297777600024</id><published>2011-10-16T23:25:00.000+03:00</published><updated>2011-10-16T23:28:42.639+03:00</updated><title type='text'>YAZBOZ</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" align="center" style="text-align:center"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bugün sensiz bir günden farklı olacaktı. Yokluğundan, ya da başka her neyse, şikâyetçi olmayacaktım. Ne eksik kahvaltı, ne soğuk çay; ne de sokağa her adımımı attığımda beni aptala çeviren bu arsız rüzgâr beni yakındırabilirdi. Saçlarım dağılacak gibi uzun değildi ve savrulacak kadar zayıf da değildim artık, o halde rüzgârı umursamamak için nedenlerim vardı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İlk önce her şey aynıydı. Kalktım, yatağı topladım. Sonra tıraş olmak için banyoya girdim. Her şey şaşılacak derecede aynıydı hala. Aynaya bakarken bir yüzüm varmış gibi davrandım yine. Bir an sen sandım kendimi ve korkuyla bekledim yüzümün tekrar belirmesini. Bende unuttuğun fırçanla dişlerimi fırçaladım. Musluğu açmak için ellerini aradım, tıraş olurken omzumun üstünden bakan gözlerin aynada beliriverdi bir an. Parlak iç çamaşırların, siyah kedili süveterin kirli sepetinde ışıl ışıl duruyorlardı. Çamaşır makinesi hatıraları da temizleyebilecek miydi? Belki bir sobanın acımasız alevi onlar için daha kalıcı bir çözüm olacaktı. Kahvaltıda sen varmışsın gibi tek bardak çay doldurdum. Çünkü sen zaten çay içmezdin ve sonra sana az şekerli bir kahve yapıp kendim içtim. Her zaman senin kendine aldıklarına ve yaptıklarına sulanmaz mıydım?&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sonra sokağa ürkerek adımımı attım. Şikâyet etmeme oyunum bu ürkekliğimi affettirecekti. Önce rüzgârı öptüm yanaklarından; bir elimde dergilerim, bir elimde sigaram salındım sahil boyu, böylece ellerim boş kalıp seni aramadılar. Bir banka oturdum, yanıma birkaç kedi yanaştı, kucağıma alıp sevdim tekir olanı, konuştum sonra hepsiyle. Soğuktan yakındılar; tam haklısınız bu sene havalar erken soğudu diyecektim ki, vazgeçtim. Beyaz, sarı, siyah tüyler ceketimin her yerindeydi, umursamadım. Kucağımda tekirle sahil boyu yürümeye devam ettim.&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Birkaç kitap aldım tezgâhtan, bir tanesini sesli sesli okudum bir parkta. Kelimelerin canlandığını hissediyordum yüksek sesle okurken. Biliyordum ki o kelimeler canlanıp gitmeleri gereken yere varıyorlardı. Araba dediğimde bir adam kornaya basıveriyordu, acı dediğimde bir at kırbaçlanıyordu. Kitabın bir yerinde kızıl bir sincaptan söz ediliyordu. Birkaç paragraf sonrasında ise bu sincabın ölümü anlatılıyordu. Ben ölüm kelimesini okumuyor ve atlıyordum. Biliyordum ki ölüm denen şey sadece bilinçle ilgiliydi. Bu yüzden delirmeyi istedim o parkta o an. Bilinçsiz bir deli. İnkar etmeyen deliliği kabullenen bir deli bile olabilirdim. Seninle delirmekten sık sık söz ederdik. Bir delinin bakışlarının doğallığı ve bu doğallığın verdiği gerginlikten. Belki insanlar doğallıktan bu kadar korkmasalardı en değerli en yüce şahsiyetler o delilerden çıkardı. Kim bilir belki de zaten böyleydi.&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kitapları bir ağacın altına üst üste koyup oturdum, başıma bir elma düşseydi belki her şey daha gerçek ve alışılmış olacaktı; ama ben en fazla yarım saat kestirdiğim o ağaç dibinde birkaç azman köpeğin hırlamasıyla uyandım ve yer çekiminin artan kilolarımla bir olduğu bir durumda can havliyle ağaca zor tırmandım. Ağaca tırmandıkça yukarda esen güzel kokulu rüzgârı duyumsadım. Hayır, bu benim balkonumda esen o kaba rüzgarla hiç benzeşmiyordu. O an orada olsan ağaca tırmanarak bu hayattan kaçabileceğimiz bir hayal kurabilirdik. Hayallerin bile vergilendirildiği sınırlandırıldığı bir dünyada yaşamak kimin fikriydi. Hangi densiz bizi buralara atıvermişti. Dört duvar arasında geçirdiğimiz bu hayatlar aslında hangi sınırsızlığın uzamlarıydılar. &lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ne yapayım yine döndüm dört duvar arasına başım önümde. Hiçbir şey değişmiyordu senin olmadığın bir günün özetinde. Sadece sen olmuyordun içinde ama her şey aynıydı. Eve dönerken merdivenlerle hala yukarı çıkmak gerekiyordu. Kapılar hala gıcırdayarak açılıyor ve ev hala çürük bir insan kokusu yayıyordu. Evet çürüyordum. Günden güne azalıyordu parlaklık. İçinden senin eksildiğin bu dünyayı tersyüz edip, içinden bu dünyanın eksildiği bir sen yaratmak isterdim. Belki de sen bunu yapmıştın ve içinde benim olmadığım bir dünyayı tercih etmiştin.&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Senden bana en son bir fotoğrafın kalmıştı o melankolik şarkılardaki hikâyeler gibi. Ben de yine o şarkıların etkisinde kalmış olacağım ki orasından burasından yırttım fotoğrafı. Önce paramparça ettim, sonra tekrar birleştirdim ama neden bilmem bu yapboz oyununda yüzün hiç de eskisi gibi çıkmadı karşıma. Ya gülüşün eksik kalıyor, ya gözlerin eskisi gibi ışık saçmıyordu; ya ben sana yabancılaşıyordum ya da sen başkasının oluyordun. Şimdi o fotoğrafa bakıp sana uzun bir sitem etmek isterdim. Ama dedim ya bugün hiç şikayet etmemek için söz verdim. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Kime? Kendime.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;*DW*&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4297257297777600024?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4297257297777600024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4297257297777600024&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4297257297777600024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4297257297777600024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/10/yazboz.html' title='YAZBOZ'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2753434164541782528</id><published>2011-08-13T12:40:00.006+03:00</published><updated>2011-08-14T10:53:05.744+03:00</updated><title type='text'>Yabancı Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ykzrVCBQWLg/TkZHqccM7zI/AAAAAAAAACk/JchBf3XzduU/s1600/yabo.JPG" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 214px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ykzrVCBQWLg/TkZHqccM7zI/AAAAAAAAACk/JchBf3XzduU/s320/yabo.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5640274377842683698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Bu aralar kitaplar hakkında yazmak iyi olacak, biraz beklemek için bendekileri. Yabancıyı uzun bir süre sonra tekrar okudum. Bir kere daha diyebilirim ki karmaşıklığın bu kadar basit ve bireye indirgenerek kaleme alınması beni büyüledi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yabancı'nın hemen giriş cümlesiyle, insanı sarsan bir merak yaratması kitabın düşünceye ve ele tutunmasını sağlıyor: "Annem ölmüş bugün; belki de dün bilmiyorum."&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aldığı bu haberle Mersault bu garip öyküyü başlatıyor. Mersault haberi aslında gayet "samimi bir sakinlik"le karşılıyor. Bu hemen romanın başında karakteri ilginçleştiriveriyor. Bu noktada Camus'nun kitabın hemen başında elindeki yayı iyice gerdiğini söylemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mersault; iç konuşmalarında hayattan bir beklentisi yok gibi görünse de, gündelik de olsa mutuluğun peşinde olan bir adam. Aslında böyle mutlu olabileceği bir günde, annesini kaybettiğine ve o prosedürler gereği eğlenemeyeceğine hayıflanabiliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Onun uykuya olan eğilimi, dünyadan sıkılmışlığın bir göstergesi. Gözlerini kapadığında her şeyin biteceği bir anı yaratabileceğini düşünüyor. Onu sıkan olaylar ve insanlardan büyük bir sabırsızlıkla uzaklaşmak istiyor, tahammül edebileceği aşikarken. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mersault etrafındaki insanların sıkıntılarını, hislerini çok fazla ciddiye almamakla beraber, onları küçümsemiyor da, sadece herkesin dünyaya onun gibi ciddiye almadan bakabilmesini arzuluyor. Aslında çok sık kullandığı Bence Bir deyimi bunun işaretidir: Sevgilim olsa da bir olmasa da, annem olsa da bir olmasa da. Arkadaşı Raymon'ın sorununua eğilirken de, Marie'nin ona olan ilgisini öğrendiğinde de bir boş vermişlikle harekete geçiyor. Ama boş vermişlik de olsa yine bir devinime dönüşen bu durum iyiniyetten daha çok zamanın içini doldurma amacına sahip gibi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mersault, davasına konu olan cinayeti de yine hiçbir amaca hizmet etmeyecek bir şekilde işliyor. Karşısındaki Arapla hiç bir kişisel düşmanlığı olmadığı halde ve bu adamın arkadaşı Raymon'la olan husumetini de hiç umursamadığı halde bu adamı öldürüyor. Dahası bir hınçın boşalmışlığını simgeler şekilde yerde yatan cesede kurşunlar sıkmaya devam ediyor. Sanki o an tüm sıkıntılarını yerde yatan Arap simgeliyormuş gibi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Romanın sonuna doğru papazla yaptığı konuşmalarda işlediği cinayetten ötürü pişmanlık duymasa da eski hayatını devam ettiremediği o hücrede özlemle dışarıyı andığı oluyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Romanı okurken Kafka'nın davasına takılıyor aklım. Simgesellikle örülü bir suçtan yaratılmış Dava'ya karşın, gerçekçi ve gündelik sıkıntılarla örülmüş bir dava. Mersault sürekli sanık olmanın ve müvekkil olmanın arasında gidip geliyor. Avukatının mesleki kaygıları nedeniyle, onun düşüncelerini hiçe sayarak yaptığı savunmayı gülünç bulurken, ara ara avukatın bu müstakil düşüncelerine karşı çıkmak ve ona hayır ben böyle demezdim diye çıkışmak istiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dava süresince ve davanı aleyhinde sonuçlanmasının ardından hücresinde geçirdiği günlerde Mersault yaşamın tek düzeliğini kabul ediyor. Dışarıdaki yaşamla içeridekinin bir farkı olmadığını ve dışarıda tek bir gün dahi geçiren birinin bir hücrede bu anılarıyla bir ömür yaşayabileceğini iddia ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mersault çarptırıldığı ölüm cezası sonrasında kendini ölüme yakıştıramıyor. Kendini ölüm anında hayal edemiyor. Keşke bir kaç idam izleseydim diye kızıyor kendine. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu tüm tepkileri ve düşünceleriyle Mersault olağandışı bir karakter. Toplumun kabul edemeyeceği kadar farklı. Hiç bir zaman rol yapmayan, içinden geldiği gibi davranan biri. Aklından geçen her şeyi yapıyor neredeyse ve aklından geçenlerin tanığı olamayanlara ise kendilerini bir kenara bırakıp onu kolayca ayıplama şansı doğuyor. Annesinin ölümüne üzülmemesi bu nedenle işlediği cinayetten bile daha önemli bir yargılama noktası oluveriyor.Dava sırasında savcının soruları öyle bir hal alır ki, cinayet değil de annenin cenaze töreninde yaşananlar birincil konuma gelir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplum neden böyle düşünür o halde? Çünkü insan bir yakınının hele ki annesinin ölümü durumunda üzülür (üzülmelidir), böyle bir üzülme istemdışıdır ve elbet böyle ise &lt;em&gt;samimi&lt;/em&gt;dir. Oysa insan böylesi anlarda, &lt;em&gt;benim şu an üzülmem gerekiyor&lt;/em&gt; deyip de üzülebilir. Bu samimi olmayan bir durumdur. İstemdışı üzülen insan, istemdışı acıkıyor, gülüyor, üşüyordur da. Mersault ise istemli bir şekilde üzülmez gibi görünür; yine cinayetten ötürü istemli bir şekilde pişman değildir ve istemli bir şekilde tanrıyı da reddeder. Bu nedenle normal insanlar için o nefret edilesidir,dışlanasıdır, yabancıdır. Onun bu haliyle bu dünyada yeri yoktur. Ya gözlerini kapatıp uykuya dalacaktır, ya da öldürülecektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mersault dünya üzerindeki herhangi bir iklimde yaşayabilecek biri değil, ancak bir filozofun kafasında yaratılabilir. Felsefesini mutluluk düşüncesinin ve umudun boşunalığı üzerine kuran ama umudun ve mutluluğun  ölümle sonuçlanacak bu saçmalıkta yine de peşinden koşulabilecek yegane amaç oduğunu bilen bir filozof.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;*denniswarhol*&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2753434164541782528?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2753434164541782528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2753434164541782528&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2753434164541782528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2753434164541782528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/08/yabanc-uzerine.html' title='Yabancı Üzerine'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ykzrVCBQWLg/TkZHqccM7zI/AAAAAAAAACk/JchBf3XzduU/s72-c/yabo.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3916878199335044201</id><published>2011-06-13T23:18:00.005+03:00</published><updated>2011-06-13T23:45:02.593+03:00</updated><title type='text'>deneme</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ölümden konuşmak istemiyorum&lt;/p&gt;&lt;p&gt;kanın çekilişinden, ışığı sönen gözlerden, pelteleşen ruhlardan &lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir berberin süpürgesinde birleşen sarı siyah saç tellerinden mesela&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir deniz kumuna düşen sigara külünden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir heyecan anında ağza alınan tırnak uçlarından&lt;/p&gt;&lt;p&gt;burcunu bir sabah gazeteden okurken kahvesini yudumlayan bir ihtiyar kadından&lt;/p&gt;&lt;p&gt;sevgilisinin koltuk altında dünyanın en güzel kokusunu bulan bir adamdan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;karın boşluğunda yeşeren bir ömürden &lt;/p&gt;&lt;p&gt;ve yaşlı bir ağacın gölgesinde karnını doyuran bir serçeden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;savaş yerinden sağ salim kurtulan bir askerin gizli sevincinden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ölüm anını pişmanlıkla yaşayan bir başka askerden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;hayır ölümden konuşmak istemiyorum&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir yaranın ıslak çaresizliğinden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir kurşunun delip geçtiği insan derisinden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;toprağa karışan kanla beslenen karınca sürülerinden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;yemyeşil bir sabaha huzurla uyanan yaylalardan mesela&lt;/p&gt;&lt;p&gt;yaprak uçlarındaki suya uzanan güvercinlerden bir yaz günü&lt;/p&gt;&lt;p&gt;avuçlarında bir demet papatyayla annesini arayan kız çocuğundan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;meme uçlarını ısıran bir bebeğin dişlerinin beyazlığına karışan süt damlalarından&lt;/p&gt;&lt;p&gt;sonra mutlulukla yaşlanan insanların yine çaresizliğinden &lt;/p&gt;&lt;p&gt;toprağa aşık bedenlerden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;yorulan bacaklardan, sırtlardan, ağıran dizlerden, topuklardan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;artık hazırım diyen ihtiyar suratlardan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;hayır ölümden konuşmak istemiyorum&lt;/p&gt;&lt;p&gt;mezartaşlarına yazılan ucuz dörtlüklerden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir şairin en güzel şiirinden mesela&lt;/p&gt;&lt;p&gt;elinde bilgelikle tuttuğu kaleminden bir yazarın&lt;/p&gt;&lt;p&gt;kağıda sürtünen kalemin hışırtısından&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir sonraki kelimeyi düşünen o akıldan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ve göz torbalarında taşınan umutlardan sızan yaşlardan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;hoş sohbet arkadaşlardan, yalnız bırakmayan dostlardan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;belki biraz da yalnızlıktan konuşmak istiyorum yalnızlıktan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir tabut kadar tek kişilik, bir oda kadar dört duvar&lt;/p&gt;&lt;p&gt;merdivenden düşer gibi acılı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;parmak uçlarından yürür gibi sessiz&lt;/p&gt;&lt;p&gt;kapıdan sığmayan bir yatak kadar geniş&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir kenar motel gibi izbe yalnızlıktan&lt;/p&gt;&lt;p&gt;sizi sonunda kafanızı kaldırsanız bir tahtaya vuracak kadar çaresiz bırakan &lt;/p&gt;&lt;p&gt;yalnızlıktan ve ölümden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ikisinden de konuşmak istiyorum&lt;/p&gt;&lt;p&gt;biliyorum ikisinden de kaçamıyorum&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"dennis warhol"&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3916878199335044201?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3916878199335044201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3916878199335044201&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3916878199335044201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3916878199335044201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/06/deneme.html' title='deneme'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1467197998355076907</id><published>2011-05-15T22:59:00.001+03:00</published><updated>2011-05-15T23:02:49.508+03:00</updated><title type='text'>Denizin Ortasından</title><content type='html'>Kanıma karışan zehirli sözcüklerin tanığı, aklımdan geçenlerin en yabancısı, yazdığım her harfin kıvrımlarında benimle bir sonraki kelimeyi düşünen, etime batan tırnağın irisli çatalı, her acı anımda vücuduma dökülen iltihap ve beynimden akan kana yansıyan gökyüzü maviliği; salyalarıma karışan denizköpüğü, ulaşamadığım tüm maviliklere yazdığım öykülerde bahsettiğim ben. Bir deniz manzarasını anlatmayı hep erteleyen kalemim, bu yüceltmeden habersiz uzanıp giden ufka çekilen ve beni pruvasında bir teknenin terk eden sevgilim, deniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerine asfalt dökülmüş bir toprağın altında, birkaç kökümün de olsa diğerlerine ulaşmasını sağlayan bilincim. Bir tek o duyuyordu biliyorum sevinç çığlıklarımı ve hemen ardından azalarak duyulmayan kalp çarpıntılarımı. Fazla etli vücudumu bir vitrinde sergilerken, o an orada olmak istemediğimi tek bilen, çırpınan ve ortanıza kusan o genç adamın yığılıp kaldığı anlarda, çarpışan arabaların koltuğuna beni oturtan aklım, beni bir sabah denizin tam ortasında ölü bulacağınız o anı size hatırlatmak isterim. Kaybolmuş değilim, siz beni bulmuş olsanız da; kaçak değilim, siz peşime tüm maymunlarınızı taksanız da. Yüzmeyi unuttum sadece, böyle ortasında kaldım her şeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra tanrının aydınlatmadığı tüm karanlıkları aydınlatan ışıklarınızı gördüm. Işıkların ve dev bir lunaparka benzeyen şehrin göbek deliğinde karşınıza çıktım bir fare gibi. Siz beni sabaha karşı; yani ışıklarınız söndüğünde bir veba habercisine bakan korkunç gözlerle izlerken, ben ardınızda yükselen, demir eğlence makinelerinizin korkusundan kımıldayamadım. Sabaha karşı güneşin en yakın olduğu saatlerdeki karanlıkta ve sizin en zayıf, titreyen mumlarınızın bile söndüğü o anda, daha korkunç ne olabilirdi ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte şimdi ortanızda yatan, size meydan okumaya gelip mağlup olan ben, her gece evimin penceresinden titreyen gözlerimle o korkunç canavarları izliyorum. O mutsuz ve korkusuz adam, şimdi mutlu ve korkak.&lt;br /&gt;Şehrin tüm lunaparklarında eğlenceler terk edilmiş, sevişmeler yalnızlaşmış. Olmaz umutlar, aydınlatmayan ışıklar ve iyiyi kötüyü birbirine karıştıran çocuk cıvıltıları, ölümün büyülü çığlıklarına ve mide bulantılarına karışan bir dönme dolap gibi yükselmiş cam gökdelenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ucuz deniz kumunun üstüne hızla dönen bir zaman kaydırağından fırlayıveren bir adam. Gövdesi kumun altında kalmış, parmak uçları mürekkep lekesi, doğruyu gösterme uğruna öldüğünü yazıyor cebindeki gazete kupürü. Cesedin kafasını kaldıran bir kadın onunla konuşuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni bir gondolun ayaklarına gömelim mi, ya da prensesin eteğinin altına?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir her gün yeniden doğan çocuklarıyla savaşına devam ediyor. Yüz binlerce yeni üyesinden belki sadece bir tanesi  mürekkep lekesiyle zar zor tanışıyor. Bu yüzden işte biz, o denizlere bakıp da son cümlemizi hala yazamıyoruz. Bu yüzden sabırla sizin ışıklarınızın sönmesini bekliyoruz. Korkmak insancaysa da, ikincisi aptallıktır.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;"dennis warhollunaparktan esinlenerek"&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1467197998355076907?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1467197998355076907/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1467197998355076907&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1467197998355076907'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1467197998355076907'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/05/denizin-ortasndan.html' title='Denizin Ortasından'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1801870140783212291</id><published>2011-04-28T20:25:00.004+03:00</published><updated>2011-04-28T20:34:27.535+03:00</updated><title type='text'>RUHAKIL</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" align="center" style="text-align:center;mso-pagination:none; mso-layout-grid-align:none;text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Dünyanın yabancısı ruh;&lt;/span&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Şimdi bir manzara hayal ediyor; aklında bir deniz var ve denizin üstüne cenneti seren bir mavi gök. Gökyüzü kendini bu dalgasız aynada görmekten memnundur herhalde. Hafif bir esinti denizden sahile doğru koşuşuyor ve rüzgâr göğsündeki tere serin serin üflüyor. Elinin altında taze meyveler, kırmızısı kırmızı sarısı sarı… Meyvenin üzerinden bir su damlası süzülüyor sepetin zeminine doğru. Sırt üstü uzanmış beyaz bir mermere, ne belindeki ağrı ne de kıçındaki sivilcelerin acısı var. Aldığı her nefeste ciğerleri daha derinleşir gibi sağlıklı. Sanki ilk günü gibi ömrünün, ne kadar yabancı her şey. Ellerinin üzerinde tanımadığı böcekler geziniyor, ilk defa böyle garip nağmelerle ötüyor kuşlar. Kalbinin düzenli ritimleriyle pompaladığı kan beynine sakince yollanırken dünya ona hiç olmadığı kadar heyecan veriyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt; &lt;/span&gt;Sanki politikacılar henüz doğmamış kadar temiz bir kumsal ve hiç bir para babası daha bir kuruş zenginleşememiş kadar sade bir doğa önünde uzanıyor. Mutluluktaki rahatlık ona özgürlük ve medenilik hissi veriyor. Şimdi rahatlamak için ne tütün, ne afyon; ne alkol, ne de kimyasallar gerekiyor ona. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Hasta olduğu zamanlarda önemsediği anlar geliyor aklına. Bir kaç kadın yine hasta ruhuna denk gelen, nasıl da önemliydiler ve nasıl da çaldılar ömründen... Hayıflanmanın zamanı değil diye geçiyor içinden. Düşkün ve gereksiz coşulan o zamanlar, bitti artık. Gözünü yine yattığı beyaz mermeri aydınlatan güneş alıveriyor. Az ileride yalanıp duran bir kediyi ve kadınların kuyudan çektikleri sularla yıkadığı çocukları izlerken bu dünyada ışığın neden var olduğunu kavrayıveriyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Dünyaya olan güvensiz yan: Akıl;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Parmak uçlarında ince bir sızı başlıyor önce, gökyüzünde bir karartı sonra. Saati yok ama günün bitmeye oldukça uzak olduğuna emin. O halde yağmuru beklemeli diyor içinden, üzerindekileri çıkarıp altına uzanacağı anı hayal ederken. Göğün açık görünen kısmına yayılmış kuş sürüsünün bir anda ona doğru dengesizce alçaldığını görüyor. Bir süre sonra kuşların kanat çırpmadıklarını ve cansız bir şekilde yere düştüklerini anlıyor. Kalpleriyle birlikte kanatları da iflas eden bu kuşlar kim bilir onlardan ilham alarak yazmaya çalışan kaç insancığın masasına düşmüştür diyor içinden, sonra yine onların mekanik kanat çırpışlarında bir mucize arayanın o arsız yazarlar olduğunu düşünüp, gülümsüyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Akıllarına şaşıyor insanların ve kendinin. Dertleri hep yaşatmak olan insanlar ve dertleri hep yok etmek olan insanlar var. İkisine de şaşırıyor ve aklını alması için tanrıyla konuşuyor:&lt;/span&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;" Senin verdiğin akılla varlığıma karşı çıkıyorum. Ben yaşama sarıldıkça, her şeyin öldüğüne şahit oluyorum. Yaratıların güzel ama ölümlü; varlığım hissedilebilir olsa da geçici. Sarılacak bir şey bulabilirsem, hemen sarılıyorum. Sonra kollarımın arasında esen rüzgârla uyanıyorum. Her şey senin bize verdiğin mutsuz hayatı kabul edemeyişimizde gizli biliyorum”&lt;/span&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;Sonra akıl ve ruh, aynı deniz ve gökyüzü gibi karşı karşıya duruyorlar. Akıl ruhu inkar ederse kendinin de anlamsızlaşacağını fark ediyor ve onun tanrıyla olan, tarihin en karmaşık monologu böylece sona eriyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;**DW-aver-**&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="mso-pagination:none;mso-layout-grid-align:none; text-autospace:none"&gt;&lt;span style="'font-family:;font-size:10.0pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1801870140783212291?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1801870140783212291/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1801870140783212291&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1801870140783212291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1801870140783212291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/04/ruhakil.html' title='RUHAKIL'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8674837052219919098</id><published>2011-02-19T21:47:00.003+02:00</published><updated>2011-02-19T22:01:11.550+02:00</updated><title type='text'>Oksijen</title><content type='html'>Bu sabah uyandığımda kendimi gerçekten tanımıyordum. Bir an için, başka bir bedende uyanmış bir ruh ya da başka bir ruhun istila ettiği bir bedendi terden ıslanmış yatakta uzanan. Ölmek gibi bir şey dedim kendi kendime bunun için. Ruh o kadar yabancılaşıyor ki hastalanan, yaralanan, berelenen bu et yığınına; artık tanımadığı ve kusursuzluktan giderek uzaklaşan bu vücudu terk edip gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz de kendinize yoğunlaşabilir misiniz biraz. Ben bu konuda kendimi fazla umursayanlardanım. Ben derim kendime, öleceğim. Aman allahım ben. Evet evet yanılmadınız. Şu yıllardır yaşadığım hayata, hayallerime, dostlarıma veda bile edemeden belki. Belki de sık sık uğranılan bir hasta yatağında uzun müddet dostlarımın Camus'nun deyişiyle aperitiflerinden olacağım. Ama ben öleceğim. Yıllardır nefes alarak, yiyerek içerek, severek sevişerek, öğrenerek, eğlenerek, okuyarak, yazarak büyüttüğüm bu ömrü bir çöp bidonunda göreceğim. O an koşup bir pencereye derin derin soluklanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*hastayım*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8674837052219919098?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8674837052219919098/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8674837052219919098&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8674837052219919098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8674837052219919098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/02/oksijen.html' title='Oksijen'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2623631495022787441</id><published>2011-02-02T22:42:00.002+02:00</published><updated>2011-02-02T22:47:37.403+02:00</updated><title type='text'>Acemi Kuş</title><content type='html'>Yeryüzüne yaklaşıyorum tersine&lt;br /&gt;Uçmak böyle miydi dersin&lt;br /&gt;Kocaman bir palto gibi kanatlarım&lt;br /&gt;Su almışlar; ağırım&lt;br /&gt;Başım dönüyor; nevrim hey hey,&lt;br /&gt;Kalıbımı basamıyorum fikirlerime&lt;br /&gt;Öyle bulanık hücrelerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçamamışım yani&lt;br /&gt;Bir ağaç gölgesine tünemiş tüylerim&lt;br /&gt;Bense çok yukarılarda konuyorum bir dala&lt;br /&gt;Kediler beni izliyor salya sümük&lt;br /&gt;Ağızlarına ediyorum&lt;br /&gt;Bir bunu beceriyorum&lt;br /&gt;Başka da numaram yok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***dw***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2623631495022787441?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2623631495022787441/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2623631495022787441&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2623631495022787441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2623631495022787441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/02/acemi-kus.html' title='Acemi Kuş'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6854331831042955104</id><published>2011-01-31T21:31:00.003+02:00</published><updated>2011-01-31T22:12:18.397+02:00</updated><title type='text'>Düzeltmeler</title><content type='html'>-*-&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;D&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;ibe iyice batmış botlarım, ayağımı göremiyorum, öyle ki çamur... Yağmur çivi gibi yağıyor, hani adam mı öldüreceksin tanrım dersin ellerini kaldırıp. Dündü... Bilirsin yağdı mı burada sonu gelir göklerin, burada her şeyin acele bitesi vardır. Sonsuzluğu bile çürütür burası. Dün, kadife gömleğimin üzerine o sevmediğin paltoyu giydim. Ağzımda Dunhill elimde kakaolu likörüm. Balkona çıktım. Evinin tam karşısındaki o harebeyi getirdim gözümün önüne. Biliyor musun senin o harabedeki görüntünle yaşıyor burada tüm dünya. O sinirli bakışlarınla dikiliyor gökdelenler; hani o ne yapıp edip taklit edemediğin senden bahsediyorum. O reddedişin, karşı duruşun, yüzünü pantomim yaparcasına her gün boyaman beyaza. Yüzünün solukluğuna inat tam karşımda parlıyor kapitalist binalar. Sen bunu mu istedin bizim için? Sanmıyorum; ama oldu işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-*-&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;B&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;ir adam İstanbul'da temiz giyimli, elinde bir tekel birası, içiyor bir yandan da bana uzatıp duruyor al iç diye. Tertemiz sakalı ıslanmış ve buz sarkıtları gibi damlatıyor yakasına birayı. Kendinden geçmiş, ellerini kah havaya kah bana doğru sallıyor, onu yargılayanları anlatıp duruyor. Beni istemediler diyor, ben de ne yapacağımı bilemedim. Hayatta ne olacağımı bilemedim. Eş mi, baba mı, oğul mu, işçi mi memur mu... Kimin için yaşamaya yanaşsam beni öldürmek istedi diyor. Bir kadına doğru işaret ediyor, işte bunlar hep aynılar, hepsi ölü... Sonra bir sigara istiyor benden ve yaktıktan sonra yürüyor benden uzağa. Az sonra geri dönüp, sen iyi bir adamsın diye bağırıyor bana. Sessizce kafamı öne eğiyorum. Ona tekrar baktığımda gökyüzüne kelimeler savurduğunu görüyorum. "Orada mısın, orada mısın?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-*- &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;T&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;anrı'nın olmayışı dünyayı önemli kılıyor değil mi? İstediğin kadar günah işleyebilirsin artık, bir rahibeyle misyoner pozisyonunda sevişebilirsin, bir milyonerin hesaplarından para çalabilirsin elinden geliyorsa, çalışmanın kutsallığı yalanına inat aylak aylak gezebilirsin sokaklarda, elinde cıgaran ve biran. Ya da son kullanma tarihi yaklaşan bir fındık ezmesini yer gibi aceleyle ve zevk ala ala yaşayabilirsin hayatı. Daha özgür olabilirsin. Daha perdesiz bakabilirsin sokağa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***dw***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6854331831042955104?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6854331831042955104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6854331831042955104&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6854331831042955104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6854331831042955104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/01/duzeltmeler.html' title='Düzeltmeler'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2391521977209213371</id><published>2011-01-27T22:10:00.003+02:00</published><updated>2011-01-27T22:30:52.855+02:00</updated><title type='text'>Ah kafka</title><content type='html'>"Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerleyebildiğine hayret eden birisi vardı; gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takla atmayı hiç beceremeyen bir adamdım, dünyayı tersinden görmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordum. Düz görmekte ne kötülük var demeyin, derdim tersten görmekti işte... Aynalar döşedim tüm duvarlarıma, amuda kalkıp öyle baktım şaşkın kedimin gözlerine, tüm eşyaları her türlü zahmete katlanıp tersten astım odamın tavanına. Hiç biri işe yaramyordu. Sonra gittim ve duvarda asılı fotoğrafının yıllardır ters durduğunu fark ettim. Tüm sorun buydu, onu düzelttim ve her şey istediğim gibi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***^^P***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2391521977209213371?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2391521977209213371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2391521977209213371&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2391521977209213371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2391521977209213371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/01/ah-kafka.html' title='Ah kafka'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3080310020242496273</id><published>2011-01-25T22:29:00.002+02:00</published><updated>2011-01-25T22:46:42.369+02:00</updated><title type='text'>Başlama Vuruşu</title><content type='html'>Kanımı çalkalayan tümseklerden geçiyorum, kafa derimin altında karıncalanan düşünceler pek de başarıyla çıkmadılar su yüzüne. Öyle olsalardı şimdi böyle engebeli olmazdı yolum. Boşlukta dolanmaktan nasır tutmuş ayaklarım, hani daha yazılmadan buruşmuş mektubu gibi şairin. Bunca dolambaçlı yoldan sonra, midem bulanmakta haklı galiba, onu bir doktora göstermekle haksızlık edeceğim. Ortaya bir kule gibi yıkılmak istiyorum, hani pencerelerden atlayıp penguenler gibi uçamamak, olsun şansımı denemek... Sincapların boyun altından öpmek istiyorum, maymunların kıçını tekmelemek.&lt;br /&gt;Kaçıp kaçıp sonra hiç bir şey olmamış gibi dönmek güzelmiş. Hücum eden bir savunma oyuncusu gibi acemiyim ve heyecanlı. Sanki hayat yeniden başlıyor gibi saçmalıklardan bahsetmiyorum. Az kalmış bir şeyi daha lezzetli bulmak gibi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saatimin durduğunu bana söylemesin kimse böyle her şey daha sakin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***DW***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3080310020242496273?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3080310020242496273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3080310020242496273&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3080310020242496273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3080310020242496273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2011/01/baslama-vurusu.html' title='Başlama Vuruşu'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7835487237103688630</id><published>2010-11-19T20:30:00.004+02:00</published><updated>2010-11-19T20:57:23.242+02:00</updated><title type='text'>Her Günün Kahramanı</title><content type='html'>O kötü günün kahramanıyım, ama o gün gelmesin diye yaşadığım bu akvaryumu ağzına kadar benzinle doldurup bir sigara yakabilirim ve işte ben o kadar az insan görüyorum ki size karşı nasıl davranacağımı unutttum sayın bayan. Evet her şey değişiyor, çok şey bilmemize gerek yok diyorum kendime kendime. Sadece olacaklar ve ölecekler var. Onun yaklaştığını, o afallayan halimizle hissettiğimizde bize yaşamın tümünü tattıracak belki de. Ama anlıyorum ki hayal gücümüz yine de yaşama tat katıyor, belki de sadece bunun için yaşamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal gücüm özgürlüğüm ve ona engel vuramıyorlar. Ama dediğim gibi unutuyorum. Belki de dediğin gibi ilaçlar kullanmalıyım. Hayal gücümü arttıracak ilaçlar. Beni küçük gereksiz kalabalıklara savuran bu yalnızlıklardan kurtarmalıyım kendimi. Sadece seninle yalnız kalıp hayaller kuracağımız günlerin hayalini kurmalıyım. O kadar az insan ki, unuttum unutuyorum nasıl davranacağımı. Kim olduğumu biliyorum ben ve bunu kaybetmemeliyim. Değiştirilmemeliyim. Sadece kim olduğumu bilmediğim anlara şahit oluyorum ara ara. O anlarda beni vurmamalı kimse, beni kendimle vurmamalısın. Ben kötü değilim, çünkü geceleri rahat uyuyabiliyorum. Çünkü kötüler benim kötü geçirdiğim o öğleden sonralarında gülüyorlar ve ben de onların kıvrandığı o geceleri rahat geçiriyorum. Ben iyiyim, ben kötü değilim. Ben iyiyim, en azından iyiyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin kendi kendini değerlendirebilmesi zordur, kendi kendini ödüllendirmesi çılgınlıkken kendi kendini cezalandırabilmesi çok kolaydır. Ama ben ödül ya da cezayı boşveriyorum ve sadece kendimi iyi addediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevrem hareketleniyor bense inadına ağırlaşıyorum, çevrem değişiyor ve ben kabuğumu üzerimden atmaya dahi korkar haldeyim. Yalnızlığım çevremdeki hengameye rağmen giderek artacak. Özgürlüğümü kolayca elden bırakabilir miyim diye korkar oldum. Silaha sarılabilir miyim kendimi cezalandırmak adına. Kolayca kaçabilir miyim, gitsem de fark etmez mi gerçekten. Gerçekten gitmeli miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**onb. dw**&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7835487237103688630?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7835487237103688630/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7835487237103688630&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7835487237103688630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7835487237103688630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/11/her-gunun-kahraman.html' title='Her Günün Kahramanı'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7037760456594254202</id><published>2010-07-31T16:42:00.004+03:00</published><updated>2010-07-31T17:23:01.874+03:00</updated><title type='text'>Beklemek</title><content type='html'>&lt;p&gt;Tren garının yirmi metre ilerisinde bir kahvehanede zamanın geçmesini bekliyordum. Sadece bir saat sonra onu getiren tren gara yanaşacaktı. Tam altı aydır onu görmüyordum. Ne gittiği yeri, ne de ne halde olduğunu biliyordum. Tam tamına üç saat evvel gelip, onu beklemeye başladım. İçtiğim altıncı bardak çay ve beşinci sigara ile ona gitgide yaklaşıyordum. Her nefes duman, bir durak geçişi gibiydi ve her yudum çay, bir kilometre yol gibi beni ona götürmekteydi. Kafamı cama doğru çevirdim. Hava biraz önceki kapalı halinden kurtulacak gibiydi. İleride ağaçların yeşilliğine vurmuş güneş, saniye saniye sarartıyordu gökyüzünü. Yeni atılmış asfalt ise hala ıslaktı. Kuşlar yağmur ertesi ziyafetleri için yere konmuşlar ve arabaların geçişine dahi aldırmadan birbirlerinden daha önce yerdeki kıt ganimeti kapışma derdindeydiler. Biraz sonra bakışlarım, içinden geçip dışarıya yöneldiği pencerenin camına yoğunlaştı. Bu kadar temiz bir kahvehane camına hiç rastlamamıştım doğrusu. Öyle ki üzerinde dolaşan sinek, gökyüzüne konmuş dev bir canavar gibi görünüyordu. Masadaki gazeteyi sineğin tam üzerine yapıştırıp her şeyi biraz kirletebilirim diye düşündüm, kendi kendime güldüm. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;O sırada gara bir tren yanaşıyordu, beklediğim kişinin nereden geleceğini bilmediğim için; henüz gelmesine vakit olsa da, tüm trenleri karşılamak için ayağa kalkıp pencereye yöneliyordum. Öyle ki ,işine aşık olan bir gar görevlisi gibiydim. Tren, iki dakika sonra hareket etti, inen bir kaç üniformalı beni heyecanlandırdıysa da onu aralarında göremedim. En son, kucağında küçük bir kız çocuğuyla bir ihtiyar indi trenden. Nedense, iner inmez, bu mesafeden de olsa beni görür gibi, bana doğru ilerledi. Şimdi yavaş adımlarla kahvehaneye gelen bu adamı daha önce hiç görmemiştim. Biraz sonra kapıyı açıp içeri girdi. Kapı, arkasından gürültüyle kapanır kapanmaz kucağından kız çocuğunu yere bıraktı ve boş bir masaya ilerledi. Kahvehanenin temizliğini yapan kız, masanın üstündeki küllükleri boşaltırken benim altı izmaritim ve küllerle dolu tabağıma iğrenen bir ifadeyle baktı. Bense, hemen bir sigara daha yaktım ve içeri giren bu adama neden bu kadar hayret ettiğimi anlamaya çalıştım. Neden bu kadar tedirgindim. En azından neye benzediğini biliyordum beklediğim kişinin. Hem altı ayda bu kadar yaşlanmış olması mümkün değildi ki, içimden yine kendime güldüm. Belki bir tren değil, bir zaman makinesiydi beklediğim ve beni kendi geçmişime götürüyordu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bana söylenilen zamana yalnızca yarım saat kalmıştı. Şimdi küçük kız, penceredeki sineği kovalıyor, yaşlı adam ona gülümseyerek ama nedense hüzünle bakıyordu. Kızın hareketleri çok hızlıydı, bir cama bir yaşlı adama doğru seğirtiyor ve arada bir de gazozundan bir yudum alıyordu, onun  masaya hızla yanaştığı zamanlarda yaşlı adam, çay bardağını iki eliyle tutup, devrilmesini önlemeye çalışıyordu. Adamın bir an ayağa kalktığını fark ettim. Evvela temizlikçi kıza fısıldadı, sonra cebinden çıkardığı bozuk paralardan itina ile bir kaçını seçip, çay tabağının içine bıraktı. Kız, birden kendine emredilmiş gibi adama koşup eline sarıldı. Adam dışarı çıkmadan evvel bana doğru bir kaç adım yaklaşıp iyi günler efendim dedi, sanırım birini bekilyorsunuz. Bunu bilmesine çok şaşırmadım ama; benimle iletişime geçmesi afallatmıştı. Evet,  dedim birini bekliyorum. Emin misin geleceğine dedi. Eminim dedim. Ne mutlu sana o halde, iyi günler evladım dedi ve ağır adımlarla dışarı çıktı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Arkasından kalkıp gitmek istedim. Sanki bu soruların içinde bir ima arar gibiydim. Ne yani emin olmamalı mıydım? Neden sonra, adamı pek ciddiye almamam gerektiğini düşünüp, bir sigara daha yaktım. Temizlikçi kız elindeki gazeteyle sineği öldürmüş yerde can çekişini izliyordu. Sonra arka cebinde çıkardığı bir bezle camı silmeye koyuldu. Gökyüzünü bu şekilde temizleyemezsiniz diyecek oldum. Sonra vazgeçtim ve gözüm güneş ışıltısıyla parlayan raylarda beklemeye devam ettim. Zamanın geçmesini mi bekliyordum, onu mu bekliyordum bilemedim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;*dennis warhol*&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7037760456594254202?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7037760456594254202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7037760456594254202&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7037760456594254202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7037760456594254202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/07/beklemek.html' title='Beklemek'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4941141519608264838</id><published>2010-07-12T15:37:00.003+03:00</published><updated>2010-07-12T17:19:15.317+03:00</updated><title type='text'>Silahları bırakmak gibi seviyorum seni sincabım</title><content type='html'>&lt;p&gt;D., tam karşısına, bir masanın üzerindeki eski ve hacimli bir kitap üzerine oturttuğu kendisiyle sohbet ediyordu. Karşısındaki, kimi zaman sabırsız ve dinlemekten bıkmış görünüyor; öyleyken ona henüz söylemediği şeyleri de söylemesini tembihliyordu. Genelde konuşmayla ilgisizdi, kitabın nerede kalındığı bilinsin diye bir ayraçla işaretlendiği bölüme, topuklarıyla bir ritme uyarmış gibi arsızca değiyor, arada sırada sayfaları baş parmağıyla güçlükle de olsa kıpırdatabiliyor ve sanki kitaptan bir pasaj okurmuş gibi yüksek sesle bir şeyler geveleyip tekrar eski haline geri dönüyordu. Bunu varlığını sürdürdüğünü belli etmek için yapar gibiydi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kalkıp kitabın kalınca cildinde dolaşmaya başladı. Bir alınganlık gösterir gibi dudaklarını bükmüş, arada göz ucuyla beridekine bakıyordu. Sonra üstüne bastığı her harfi okudu yüksek perdeden. Kaaa, AAAA, Neeee. Harfleri böyle ayrı ayrı okuduktan sonra birleştirmesi için bir yere havale etmiş de cevap bekliyor gibi durdu bir süre. Sonra haa evet, KAN dedi, hani o sıcak ve ıslak, dumanı tüten kırmızılık. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu küçük adamın ilgisizliği arttıkça huzursuzlanıyordu D. Ona anlatmak istediği ne varsa anlatmıştı aslında, söylemediği şeyler neydi ki, hem madem söylenmedik bir şeylerin var olduğunu biliyordu neden kendisi söylemiyordu. Belki bir müzisyenden sevdiği bir şarkıyı dinlemek ister gibidir dedi bu tavır. Hani şarkıyı herkes bilir; ama kimse o gibi çalamaz, söyleyemez. Ondan daha iyi söyleyeni mi çıktı; elbet bu kez de vefa bir yere kadar o dudakların ötesine bırakmazdı o gözleri. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kitabın üzerindeki gözlüğün arkasına geçen küçük adam, biraz daha büyüme hevesindeymiş gibi yanaklarını şişiriyor, göğsünü ve ciğerlerini havayla dolduruyordu. Sanki D.'ye meydan okur gibiydi. Eline çalışma masasının üzerinde duran dolma kalemlerden birini almış ve bir kılıç gibi göğe doğrultmuştu. Sen, dedi, oradaki yaklaş ve bir kelime dahi etme, zaten söyleyeceklerinin bitmiş olduğuna eminim. D. ürkmüş değildi ama şaşırmadığını da söyleyemezdiniz. Yüzünü kitaba iyice yaklaştırdı. Adam kalemi bir anda yanağına batırdı D.nin ve acıyla geriye sıçrayan D. kendini odanın ortasındaki sobanın yanına kadar gitmiş buldu. Bu saldırıyı hiç tahmin etmemişti. Hemen sobanın üzerindeki demirlerden birini kapıp adamın üzerine yürüdü. Ama onu hemen oracıkta bulamadı. Elindeki demiri sıkı sıkı kavrayarak, titizlikle aramaya koyuldu adamı. Vazoların içinden çekmecelere, mürekkep kutularından abajurun içine kadar. Fakat sonra D. adamın hiç de bulunmayacak bir yerde olmadığını fark etti. Küçük adam kitabın içindeydi. Tam da ayraçın olduğu sayfanın içine gizlenmişti. Bunu bu sayfadaki haddinden fazla şişkinlikten anlıyordu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;D. adamı ürkütmemek için yavaşça aldı kitabı eline ve göz hizasına doğru kaldırıp adamı görmek için tek gözünü de kapayarak incelemeye koyuldu. Küçük adam içeride bir küçük ışık yakmış kitabı okumaya koyulmuştu. Bunu yaparken de zorlandığı çok açıktı. D. ona yardım etmeyi aklından geçirdiyse de yüzünün acısını henüz unutmamıştı, elini yüzüne attığında akan kanı fark etmiş şimdi daha bir hırsla avuçlarının arasındaki kitabı izlemeye koyulmuştu. Kitabın kalın ciltlerini iki avucunun ortasına alarak D. büyük bir hızla kitabı açıp yine büyük bir hızla kapadı ve hemen elinden yere fırlattı. Sobanın sesi büyük bir gürültüye dönüşmüştü. D. sobaya sırtını vermiş yerde hareketsiz duran kitaba bakıyordu. Cesaretini toparlayıp kitaba yaklaştı, kitabın her hangi bir yerinde kan ya da bir başka sıvı görünmedi gözüne. Alıp kitabın şişkin duran sayfasını açtı. Sayfa 155 yazıyordu altta. Sonraki sayfalar ise bomboş ve numaralandırılmamıştı. Bu işte kitabın son sayfasıydı ve sayfanın ortasında o küçük adamın yerine yalnızca bir ayraç vardı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kitap şu sözlerle bitiyordu;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;155 gündür buradayım ve sana kendimi anlatmak için bir yol arıyordum. Sanırım en iyi yol buydu. Sana acı verdim affet, ben silahımı bırakıyor ve evime dönüyorum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;D. kitabı gümbür gümbür yanan sobaya atıp, evine doğru yola koyuldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;***DW***&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4941141519608264838?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4941141519608264838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4941141519608264838&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4941141519608264838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4941141519608264838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/07/silahlar-brakmak-gibi-seviyorum-seni.html' title='Silahları bırakmak gibi seviyorum seni sincabım'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-221548870460894271</id><published>2010-06-27T23:54:00.002+03:00</published><updated>2010-06-27T23:59:55.889+03:00</updated><title type='text'>Beyaz Vadi</title><content type='html'>Seninle sevişeceğim dedi. Böyle diyerek ne umdu; bir ödül müydü bu, yoksa bunun beni değiştireceğini mi düşünüyordu? Hayır o kadar basit olduğuna inanmıyordu, buna eminim. Ona göre bizimle ilgili şeylerin nedenleri normal sonuçlar doğurmamalıydı ya da normal sonuçların nedenlerinde bir karmaşıklık olmalıydı. Belki de en büyük hata buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce hiç düşünmediğim, hayatımın hiç bir anıyla ilgisi olmamış belki de düşünmekten korktuğum sorular soruyordu. Yanıtlarımın doğru mu yanlış mı yoksa ustaca söylenmiş yalanlar mı olduğunu anlayamıyordum bu yüzden. Ona konuşmak çözüm değildir diyebilirdim ve susmasını isteyebilirdim, aba altından. Ama bu sorular beni yavaş ve yumuşakça acıtıyordu ve bundan hoşlanıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Elimi elbisesinin altına soktuğumda buz gibi bir bedene değdim. Beni istemiyor olabilir mi dedim?Neticede, kelimeleri ruhundan ayırabilecek kadar zeki biriydi. Beni istediğini söylemesinin nedeni de bir çeşit cezalandırmaydı belki, bir çeşit aşağılama planı olacaktı bu. İnatla elimi en olmadık biçimde en olası yerlerine bastırıyordum. İlginç bir inatla vücudunu soğuk tutabildi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu bembeyaz vücut, soğukluğuyla bir buz kütlesi gibiydi. Üzerinden hafifçe kalktım. Ne o pes mi ettin dedi. Hayır, dedim, sadece seni istemediğimi fark ettim. Böyle söyleyerek onu kışkırtmak değildi niyetim ki bu çok klasik bir yöntem olurdu. Derdim gereçekten de bu değildi, sadece bir sigara içmek istemiştim. Pencere kenarına doğru gittim, ziftlenmeye başladım. Pervazları küllük niyetine pervasızca kullanıyordum. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aşağı baktım, çiftleşen kediler gördüm. Erkek olan-kırmızıydı- dişlerini altındaki dişiye-simsiyahtı- sıkıca geçirmiş ve onun kaçmamasını sağlamıştı. Dişi, gözlerini huşu ile kısmıştı ama yine de istemez bir görüntü çiziyordu. Bu hayvanlara şaşmamak doğrusu zor, hani beklese erkekler, böyle kur yapmasalar dişiler mecburen kendileri gelecekler. Bir şekilde üremek kaygısında iseler bu iş yapılmak zorunda. Sigarayı üzerlerine fırlattım kedilerin, perdeyi kapadığımda bana sinirle baktığını görür gibi oluyordum kırmızı kedinin, ama asıl kızgın olan beni yarı açık koltuğun üzerinde bekleyen bu kadındı. Ona üstünü giyinmesini söyledim. Göğüslerinin arasında bir beyaz vadi uzanıyordu ilkin yanıma geldiğinde, şimdi ise sinirden derin derin aldığı nefesler bu vadinin hunharca dolmasına bir ovadan farksız görünmesine neden olmuştu. Ona bir iki beylik laf söylemem beklenirdi elbet. Söylemedim...&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-221548870460894271?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/221548870460894271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=221548870460894271&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/221548870460894271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/221548870460894271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/06/beyaz-vadi.html' title='Beyaz Vadi'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5406191240240610058</id><published>2010-05-26T21:11:00.006+03:00</published><updated>2010-05-26T22:47:52.298+03:00</updated><title type='text'>Eksik</title><content type='html'>&lt;p&gt;Onbaşı W., ıslak ceketini çıkarırken, keyifsiz ve ağır aksak bir ıslığı henüz bitirmişti. Ceketi, saygı duyduğu birine giydirir gibi itinayla astı kırık beylik sandalyesine. Masada duran iki gün öncesine, cumaya, ait gazeteyi aldı eline.. İlk sayfasında savaşa dair haberler yer alırdı hep; ölü ve yaralı sayıları, kazanılan kaybedilen cepheler, yeni asker sevkiyatları, kurmayların sert açıklamaları, devlet adamlarının duruma göre değişen demeçleri, vatan hainleri, sonra kahraman askerler ki ölü ve yaralılardan ibaretti. Bu sayfalar W.’nin ilgisini çekmiyordu hiç. Bugün günlerden pazardı. İnsanlar bugün sabah kahvaltılarını, geciktirip, bir restoranda keyifli sohbetler eşliğinde yaparlardı, güzel aromalı kahveleri koca burunlarına çeker, bol çikolatalı kruvasanları şehvetle ağızlarına sokuştururlardı. Garsonlara bahşiş bırakmamak için kuruşu kuruşuna para vererek koca kıçlarını kaldırıp alışveriş yapmak için kalabalık caddelere akarlardı. O caddelerin ortasından bir sel gibi geçer ve kenarda köşede ne varsa beraberlerine katıp götürürlerdi. Pazar sabahları kimi insanlar ise yataklarından hiç çıkmamakla yetinirlerdi. Ayaklarını bembeyaz çarşaflarına dolar kah yanaklarını yastığın soğuk kenarında serinletir, kah eşlerinin yanaklarında sıcaklığı bulurlardı. Onbaşı iç geçirdi ve savaşmayan milletleri düşündü, tüm günleri “Pazar” gibi olmalıydı. Sırtını sandalyesine yaslayıp pencereden dışarı baktı. Yağmur iyice yağmış ve tozu toprağı yere sermişti, ağaçlar bu tatil gününün keyfini çıkarırcasına yerlere kadar salmışlardı yapraklarını. Önceki gün köklerine bir askerin kanı akan kızılçam, sanki renginin hakkını verir gibi kırmızı göründü gözüne. Ağacın etrafında birkaç tane de sincap ölüsü vardı. Bağırsakları ve dilleri dışarı çıkmış, topladıkları fındıklar kurşun kovanlarına karışmıştı. Onbaşı ağzında sigarası olduğu halde dışarı çıkıp cesetlere yöneldi. İki sincap cesedini de tek eliyle kavradı ve kızılçamın geniş kovuğuna yan yana koydu. İleride onu izleyen birkaç asker olduğunu fark etti. Yüzleri acıyla yere düşmüş bu askerler alay etmeye dahi takat bulamadıkları bu görüntü karşısında hafif gülümsediler. Onbaşı yüzlerindeki gülümsemeyi hayra yormasa da onlara tepki vermeyerek odaya geri döndü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oturup silah ve top seslerinden arınmış bir günün keyfini çıkarmak istiyordu. Postallarını çıkartırken, gözü masa üzerinde duran haritaya çarptı. Onu daha önce de görmüştü ama bu kez haritada bazı işaretler olduğunu fark etti; haritayı evirip çeviriyor, bir ters bir düz ediyordu. Sonunda beş ev ve bir ahır da dahil olmak üzere altı çarpı işaretinin ısrar ve sertlikle karalanmış olduğunu anladı. Bu evlerin cephanelik ya da sığınak olarak kullanılmak üzere tespit edilmiş olabileceğini düşündü önce, sonra bu bögeyi tanıdığını fark etti. Daha önce birkaç kez yalnız başına gezdiği kel bir tepelikti burası. Buraları iyi biliyor ve hatta burada yaşayan insanlardan bir kaçını tanıyordu. Bir keresinde ona gerçekten çok lezzetli bir şarap sunan kızı da hatırladı birden. Merakını gidermek için oraya gitmeliydi, haritayı iyice aklına kazıyarak ormana doğru yola çıktı. Yolda ona nereye gittiği sorulduğunda ne diyeceğini dahi bilmiyordu. Bu yüzden dikkatlice dolandı bölüğün arkasından ve ormana daldı. Adımını bastığı her yerden hayat fışkırıyordu. Çekirgeler zıplaşıyor, çiftleşen tavşanlar homurtularla kaçışıyor, mancınık misali gerilen dallar ayağının üzerinden kalkmasıyla zembereğinden boşalırcasına üzerlerinde ne varsa havalandırıyordu. &lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;W. uzun sayılmayacak bir yolculuğun ardından köye vardı, gördüğü manzara ürkütücüydü. Köy tanrının vaad ettiği kıyameti yaşamış gibiydi. Tüm evler yıkılmış, bir kısmı hala yanmakta olan ahırlardan, hayvan ölüleri dışarılara yayılmış ve evlere elli metre madar uzaklıkta bir duvar dibinde köyün tüm sakinleri cansız uzanmışlardı. W. istemsiz silahına sarıldı. Duvara doğru yürüdü. Onu önce sinek sürüleri karşıladı sonra pıhtılaşmış kan birikintileri ve üzerinde kurulmuş mikro hayatlar...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Köylülerin, eksiksiz, hepsinde ikişer üçer kurşun yarası vardı. En az kırk beden vardı yerde, Onbaşı W. büyülenmiş gibi yürüyordu aralarında. Hepsinin yüzüne tek tek bakıyordu geçerken. Ne aradığını bilmiyordu ama yüzlerine bakmakla sanki bir şey öğreniyor gibi hissetti. Bir sanat eseri gibiydi ölüm belki de şu an. Asker olduğu ilk andan beri korktuğu ölüm, böyle bir şeydi demek. Toprağın, kurdun böceğin seni yemesine izin vermek... Üzerinde birilerinin yürümesine ses çıkaramamak... Onbaşının ayaklarına cesetlerin kolları bacakları dolanıyor, sanki tüm gücü ve canlılığı ölüleri kıskandırıyor ve o da aşağı çekilmek istiyordu. Bir an W. onların bu halleriyle daha güçlü olduklarını hissetti, artık kaybedecek bir şeyleri kalmamıştı. Buradaki erkeklerin yaşarken çok değer verdikleri penislerini bile kesseniz şimdi, gıklarını çıkarmazlardı; ya kadınlar, boyunlarından en değerli ziynetleri bile alınmıştı, şimdi onları elmaslarla; yakutlarla süsleseniz kurvasanlar kahveler sunsanız yine de iyi hissedemeyeceklerdi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Onbaşı yerdekiler arasından kendisine şarap veren kızı zorlukla seçti. Göğüsleri elbisesinden dışarı uğramış ve göğüs uçları dişlenerek kopartılmıştı, karnındaki kurşun yaraları kurtlanmıştı. W. kızın üstüne iyice geldi, ona bakarken midesini zor tutuyor, kokudan kurtulmak için kol uçlarıyla burnunu kapatıyordu. Kendisine bir kaç gün önce gülümseyen o ağzın içi siyaha çalan bir kanla dolmuştu. W. en azından onu gömmeliydi... &lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşini bitirdikten sonra evlere doğru yürüdü, işaretlenmiş olanları tespit etmeye çalıştı. Bunlardan bir tanesinin kapısında durdu. İçeride irice bir kedi, yavrularıyla beraber yatıyor onları emziriyordu. Bereket, onların sonu sincaplar gibi olmamıştı. Adımını odaya attığında duvardaki fotoğraflara gözü takıldı. Muntazam bir sırayla çivilenmişlerdi. Aile fotoğrafları ve birkaç ihtiyarın fotoğraflarıydı bunlar, bunun dışında evlerde hiç bir şey yerli yerinde değildi. Tüm eşyalar yerlerinden edilmiş ve hiç biri kendisi gibi değildi. Masalar sandalyeler ters dönmüş kaplumbağalar gibi düzeltilmeyi bekliyor, mutfak eşyaları toz toprak içinde yıkanmayı hayal ediyorlardı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;W. dışarı çıktı, köyde hala yanmayı sürdüren büyük bir ahırla beraber altı ev ve iki tane de küçük kümes vardı, işaretlenmemiş olan tek bir ev vardı, diye düşündü. Gözünün önüne haritayı getirdiğinde o işaretlenmeyen evin hangisi olduğunu anlamakta gecikmedi. Ahırın az ilerisindeki, ormana en yakın ve diğerlerinden daha büyük olan evdi bu yağmadan kurtulan. W. biraz dikkat edince evin bacasından duman çıktığını fark etti. Bu duruma bir anlam veremedi önce, burada cesetler kurtlanırken orada birileri keyif mi çatıyordu? &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Onbaşı W., büyük bir merak ve öfke ile eve doğru yürümeye başladı, her adımda silahına olan yakınlığı artıyordu. Evin kapısına doğru adımını attı, kapıyı açmayı denedi; ama sürgülenmişti besbelli. Evin etrafını dolanıp pencereleri kontrol etti; hiç biri açık değildi. Kapıyı çalmaya karar verdi, silahın dipçiğiyle sertçe vurdu, eli hemen tetiğin üzerine dönüyor ve nedensiz titriyordu. Bir kaç kez daha vurduktan sonra kapı açılmayınca, içeri kulak kabarttı. İçeriden gelen gürültüyü fark etti, cıvıl cıvıl çocuk sesiydi bu! W. şaşkınlıkla tekrar dinledi ve çocuk sesi olduğuna emin oldu. Onlarca hem de! &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geri dönüp duvar dibine baktı, yerde yatan cesetleri gözüyle taradı,  bu cansız bedenler arasında tek bir çocuk bile olmadığını fark etti. İçeridekiler köyün çocuklarıydı demek! Kapıyı tekrar defalarca çaldı ve en sonunda amacına ulaştı. Kapı yavaşça açıldı, içeride en az on düzine çocuk vardı. Ona kapıyı açan da ergen bir erkek çocuğuydu. W. erkek çocuğuna doğru eğildi. Siz nasıl kurtuldunuz? diye sordu. Çocuk, tek kelime bile anlamamıştı. Gözünden akan yaşları W.nin ceketine silerek ağlamaya devam etti. W. çocuğu kafasından tutarak beraber yürüdü ve içeri girdi. Gerçekten de kapıyı açan çocuktan daha büyüğü yoktu içlerinde. İçlerinde kundakta olanlar dahi vardı. Kimileri ağlaşıyor, kimisi her şeyden habersiz merdivenlerin trabzanlarından kayıyorlardı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;W. önüne gelen ufaklıkların hiç birini atlamamaya çalşarak kafalarını okşaya okşaya, yanaklarını seve seve yukarı çıktı. Uzun bir koridor vardı şimdi önünde; açık kapılı odalardan, çocuklar fareler gibi kaçışıyorlardı. Onbaşı, en arkadaki odada koridora uzanmış uzun bacaklar gördü, bunlar odanın içinde cansız yatan muhtemelen evin sahibi olan çifte ait bacaklardılar. Çiftin kurumuş kanı üzerine çocuklar parmaklarıyla belli belirsiz harfler çizmişlerdi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;W. tekrar aşağı indi. Tüm çocukları yüksek perdeden ıslık çalarak susturup, aşağı salona topladı ve onları evden çıkarmaya başladı. Çocuklardan büyük olanlar kucaklarına henüz yürüyemeyenleri aldılar ve küçükler de kah el ele tutuşarak kah büyükçe olan kızların eteklerine yapışarak W. yi takip ettiler. W. peşinde çocuklarla cesetlerin yattığı yerin ters istikametinden köyü terk etti. &lt;br /&gt;&lt;/p&gt;Onbaşı W. bu çocukların ailelerini öldürenlerin kendi arkadaşları olduğunu biliyordu, kendisi de bu çocukların anne babalarından birini öldürmüş olabilirdi. O eve neden çarpı konulmamıştı, çocukları kurtarmak için mi, bunu henüz bilmiyordu. Belki de birliğin içinden birisi, köye bu operasyonu önceden haber vermiş ve güvenli olan evin hangisi olduğunu bildirmişti. Yine de bu ihtimalleri pek önemsemedi. W. şimdi bunları değil arkasında neşeyle yürüyen çocukları düşünmeliydi, onbaşıyı ölümün karanlığından cahil bakışlarıyla ve cıvıltılarıyla çıkarmışlardı. Onlar, bu pazar sabahında kendisine hiç bir şehirlinin yaşayamayacağı, alışveriş için girdikleri dükkanlarda bulamayacakları çoşkuyu hediye etmişlerdi. W. bu düşüncelerle yürürken, ona kapıyı açan ergen yanında bitiverdi. Çocuğun yüzündeki asimetrik çilleri, kir sanarak cebinden çıkardığı mendille silmek istedi W. . Çocuk yavaşça itti Onbaşıyı. Çillerinin üzerinde gezdirdi ellerini. W gülümsedi, özür dilemek istedi. Çocuk bir daha itti W. yi ve cebinden çıkardığı silahı Onbaşıya doğrulttu. Onbaşının kolundaki armayı işaret etti silahın ucuyla. W. o an, duvar dibindeki ceset denizinin kendi birliğinden birilerinin işi olduğuna emin oldu. W. dillerini anlamayan bu çocuklara hiç bir şey dememeye karar verdi. Ne yapmak istiyorlarsa yapmalıydılar, çünkü artık onların da o ölüler gibi kaybedecek bir şeyleri yoktu. Silahını yere attı ve gözlerini önce uzakta oynaşan sincaplara doğru çevirdi, sonra sıkıca kapatıp bekledi. W. gözlerini birkaç dakika boyunca kapalı tuttu. Çocukların onunla ilgili kararını bekliyordu. Birden yüzünde bir ıslaklık hissetti. Gözünü açtığında küçük bir kız çocuğunun onu yanağından öptüğünü anladı. Ergen çocuk, elindeki silahı bırakmış ve kucağına iki, sırtına da bir bebek almış gitmek istediğini fısıldıyordu. W. şimdi ne yapması gerektiğini bilmiyor ve öldürülmediğine pek de sevinmiyordu. Diz çöktüğü yerden kalkıp çocuklara doğru ilerledi. Ona bakan seksen doksan çift göz vardı. W.nin ayaklarının üstünden zıplaşarak bir sincap sürüsü geçti. Onbaşı çocukları peşine takarak ıslıklarıyla ormana doğru yol aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*denniswarhol*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5406191240240610058?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5406191240240610058/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5406191240240610058&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5406191240240610058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5406191240240610058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/05/eksik.html' title='Eksik'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1621109501537695085</id><published>2010-05-17T19:39:00.003+03:00</published><updated>2010-05-17T20:30:31.098+03:00</updated><title type='text'>İçeride</title><content type='html'>İçeri girebilirdim aslında; ama ancak kırılmış bir camın içinden geçerek yapabilirdim bunu. Bu kırıktan, odanın düzenini görebiliyordum. Buna bir düzen denilemezdi aslında, üç beş kırık sandalye duvar dibine kurşuna dizilmiş ve can vermişler gibi sıralanmıştı. Koyu renkteki duvar kâğıtlarından başlayarak süreklilik gösteren bir karartı vardı içeride. Sanki birisi tavana asılmış, odayı sürekli daha koyu bir siyaha boyuyordu; bu yüzden ışığı ne kadar arttırırsanız arttırın oda aydınlatılamayacak gibiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odanın sağ köşesinde sarışın bir kız çocuğu burnuyla oynuyor ve burnundan çıkardıklarını iştahla ağzına götürüyordu; annesi olduğunu sandığım kadın, her seferinde çocuğun eline bir şaplak vuruyordu. Diğer taraftaki kadının elleri bacaklarının arasındaydı ve yüzünde zührevi bir zevk ifadesi, şöminenin içindeki tespih böceklerini gözlüyordu. Elindeki şömine maşasıyla böcekleri hafifçe dürtüyor, onların ölü taklidi yapmalarını sağlıyor ve cansız gibi yere uzandıkları bu zaman içinde kahkahaları patlatıyordu. Bu müsamereden sıkıldığında aynı maşa ile böceklerin kafalarını eziveriyordu. Hemen ardından aceleyle kalkıp hazır ola geçiyor, salonun ortasına dönerek, birileri hesap verir bir ifade takınıyor ve onlar artık biliyorlardı diye bağırıyordu. Sonra çocuk, bu bağırtıya sevinçle "ben de bildim ki" diyerek katılıyor, annenin şaplağı ise gecikmiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların beni görebildiklerine dair kuvvetli şüphelerim vardı ama küçük kızın ara ara bana doğru farkındalıkla baktığını hissediyordum. Bu bakışlarının birinde işaret parmağını bana yakın bir yere uzatmış ve “işte geldi" demişti. Hemen arkasından annesi kızın eline sert bir darbe indirmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri mutlaka girmeliydim, beni içeriye almak istemeyeceklerini biliyordum; yine de kapı ve pencereleri ısrarla zorlamıştım. Ortası kırılmış cama tekrar baktım, cam o kadar tozluydu ki güneş ışığı ancak bulduğu bu delikten içeri sızabiliyor ve odanın içindeki toz bulutlarını arsızca teşhir ediyordu. Bir an, güneşin tuttuğu bu ışığın önünde düşündüm kendimi; bir sahnede, üstümde tozlu siyah takım elbisem ve fötr şapkamla rol arkadaşını bekleyen şaşkın bir oyuncu gibiydim. Hayali rol arkadaşım geliyor ve bu kez onunla beraber beklemeye başlıyorduk. Sonra git gide artan bir oyuncu nüfusu oluşuyor ve sabırla bekleşiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklemekten vazgeçmeliydim artık. Cama iyice yaklaştım, üzerindeki tozu silmeye koyuldum. Elimin değdiği yerler saydamlaşıyor ve gün ışığı, bulduğu açıklardan sızmaya başlıyordu. Işığı yüzlerine yediklerinde vampirler gibi acı çekiyorlardı. Küçük kız, annesinin gözlerini ışıktan rahatsız olarak kapatmasını fırsat bilip, burnunu bir temiz karıştırıyordu. Yüzümü görebileceğim kadar temizledim camı. Şimdi camdaki yansımada iyice esmerleşmiş bir adam görüyordum. Kendime en son baktığımda bu kadar esmer değildim. Bu sanırım dört ya da beş gün öncesiydi, bu esmerleşmeyi burada bekleyişime borçluydum. Sabah erken saatte buraya geliyor, akşam geç saatlere kadar içeriyi izliyor ve oraya girme yolları arıyordum. İçeri girebilirdim aslında, ama dedim ya bu kırık camın içinden geçerken büyük ihtimalle yaralanacaktım. Belki şahdamarım kesilecek ve içeridekilerin ruhu bile duymadan kan kaybından ölecektim. Hoş ruhları duysa bu kez kılları kıpırdamayacaktı. Hem belki de ben içeri girdiğim anda şaplaklar maşa darbeleri ve sümüklü ısırıklarla karşılayacaklardı beni. Neden girmeliyim buraya diye sordum kendime. İçeridekiler kimdi? Ailem olma ihtimalleri var mıydı? Bu kadınlardan herhangi biriyle evli olabilir miydim? Alabildiğine esmer bir adamın bu kadar sarışın bir çocuğu olabilir miydi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları düşünürken şöminenin başındaki kadın iki tespih böceği daha ezdi ve "onlar artık biliyorlardı" diye tekrar bağırdı. Çocuk ben de bildim der demez annesinden bu kez daha hızlı bir şaplak yedi. Sonra burada olduğum günlerde hiç olmayan bir şey oldu. Kız çocuğu da annesinin çıplak ve etli kollarına bir şaplak indirdi. Kadın büyük bir şaşkınlıkla koluna bakmaya başladı. Çocuğun parmaklarının izi, annenin bembeyaz teninde, bir süte damlamış kan damlaları gibi yayılıyordu. Kadın, vücuduna girmiş bir bıçağı çıkarır gibi temkinli izledi kolunu. Kafası yavaşça önüne düştü. Çocuk pişman olmuşa benzemiyordu, aksine gülümsemesi bütün yüzüne yayılmıştı. Böcek ezici kadın, anneye dönerek "O da artık biliyor" dedi. Üçü beraber ayaklandılar. Köşedeki sandalyelere doğru yürüdüler ve üç sandalyeye sırayla oturdular. Anne biraz sonra çocuğu kucağına aldı. Ağzı bir balığın soluk alıp verişi gibi anlamsızca açılıp kapanıyordu. Bir kaç kez, burada olsaydın keşke dedi. Boş kalan sandalyeye bakıyordum şimdi. Bana mı sesleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girmek için ellerimi ve boynumu kırığa doğru uzattım, son olarak da kalçamı ve bacaklarımı içeri aldım. Odanın döşemeleri üstündeydim. Doğrulduğumda kanımın aktığını fark ettim. Sanırım boynumdaydı yaram. Yavaşça ilerleyip boş sandalyeye oturmaya çalıştım. Fakat bir anda kendimi sandalyede ayakta buluverdim. Boynumda kalınca bir ip vardı. Kendimi aşağı çektikçe ip boynumu sıkıyordu. Yavaşça başımı sola çevirip onlara baktım. Bana neden buradasın diye sordu anne. Çocuğu işaret edip, onun artık bildiği şey nedir dedim? Kadın yüzüme dahi bakmadı, beni dinlemiyordu artık; öyle umursamazdı ki, neredeyse, orada olmadığıma emin olacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Çocuk annesinin kucağından atlayıp böceklere doğru gitti. Onları teker teker külün altına gömüyordu. Sonra dönüp bana baktı. Baştan beri yüzüne yansıyan o gülümseme kaybolmuştu. Gelip ayaklarıma sarıldı. Burada olmadığımızı biliyorum dedi. Boynumdaki ipten kurtulamıyordum. Resmen asılı kalmıştım. Biraz sonra çocuk büyük bir hızla odanın içinde yuvarlanmaya başladı. Kadın ara sıra maşayla çocuğu dürtüyor ve çocuk bir anda duraksayıp sonra tekrar harekete geçiyordu. Sonra büyük bir hızla üstünde asılı olduğum sandalyenin bacaklarını çarptı. O an, küllerin üstündeki böcekler büyük bir hızla hareket etmeye başladılar. Hiç biri ölmemişti demek ki. Sandalye arkamda kalmıştı. Yerde boylu boyunca uzanıyordum. Kafamı kaldırdım, etrafı kolaçan ettim. Odada tektim. Acıyla doğruldum yerden ve tüm evi dolaştım. Evde kimseler yoktu. Odaya geri döndüğümde camdaki kırığı ve yerdeki kan izlerini gördüm. Elimi boynuma götürdüm. İp değil ama kan vardı boynumda. Bu yaranın gerçek olduğuna ve hala acıdığına sevindim. Güneş camdaki kırıktan içeri doluyor ve kurumuş kanımın üstünde iştahla beslenen böceklere vuruyordu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;*denniswarhol*&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1621109501537695085?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1621109501537695085/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1621109501537695085&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1621109501537695085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1621109501537695085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/05/iceride.html' title='İçeride'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-163518795211924275</id><published>2010-05-04T23:02:00.004+03:00</published><updated>2010-05-04T23:12:46.285+03:00</updated><title type='text'>şeytanlamalar - I</title><content type='html'>* Herkes bir şeye inanıyor ve çokları inandığının onu kurtaracağına da inanıyor. Bir kurtarıcıya inanmak kadar akla yatkın ne var ki, nihayetinde bir korku var orta yerde duran! Her şey o korkunun rengiyle başlıyor. Koyu bir renk bazen, bazen alabildiğine açık... Korkunun bir renkle başlaması kötü bir teori belki. Belki de katlediyor tüm renkleri, kim bilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ellerini koklarlar katillerin bilirsin, barutun kokusu kalır diye belki; bir de gözlerine bakmalıdırlar derin derin; çünkü kalmıştır retinasında, kurbanının ruhsuz kalan bedeninin düşüşü. Yırtarcasına açılır ağzı bir karganın sanki, öyle kinle söyler ki o gözler gerçeği. Ama yine de bir katili öyle kolay ayıramazsınız masumiyetten. İçini açıp bakmaktır en iyisi. İyisi, lime lime edip ruhunu, tüm korkularını gözler önüne sermektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* En iç burkan şarkısı şu doğanın bir kaç ölü çocuğun ağzından çıkacak bir gün. Yalancı gölgeleriyle bakire melekler sürtünecekler melodilerin yüce dallarına. Hiç mi canınız acımadı ölürken diye sorasım gelecek çocuklara. O çocuklarla konuşabilsem de, susmam gerekecekti biliyorum. Ne ağlamaları canımı yakacak, ne gülmeleri hoşnut edecekti. Sorsam elbet acıdı diyeceklerdi. Ama sadece dinledim şarkılarını: "Azrailimiz büyüdü biz küçüldük, avuçlarınızla taşıdınız tabutlarımızı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bir mahkum, kuş pisliklerini temizlemek için arka avluya çıkabiliyorsa sadece, o bok işte özgürlüğüdür onun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* En rahat balıkçılar büker gözlerinin gördüğünü, tam ucundan ufkun mesela yok eder kocaman bir gemiyi. Kıvırır denizi koyar cebine ve başlar ertesi gün aynı yerinden zamanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kedileri seyrediyorum soğuk bir bahar günü, sevişirken uçuşan tüyleri ve titreyen minik bedenleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;* Gamzene gömsünler beni.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;*dw*&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-163518795211924275?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/163518795211924275/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=163518795211924275&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/163518795211924275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/163518795211924275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/05/seytanlamalar-i.html' title='şeytanlamalar - I'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4835744727319442389</id><published>2010-04-13T19:14:00.002+03:00</published><updated>2010-04-13T19:15:37.899+03:00</updated><title type='text'>tanpınar</title><content type='html'>— Bugün mahalle kalmadı. Yalnız şehrin şurasına burasına dağılmış, eski, fakir mahalleliler var.  Birbirlerinin hatırını sormak, bir kahvelerini içmek, geçmiş zamanı beraberce anmak için zaman zaman gömüldükleri köşeden çıkan, bin türlü zahmete katlanarak semt semt dolaşan ihtiyar mahalleliler... Bugünün mahallesi artık, eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; sadece belediye teşkilatının bir cüzü olarak mevcuttur. Zaten mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi, her penceresinden ayrı bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı.&lt;br /&gt;     &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4835744727319442389?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4835744727319442389/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4835744727319442389&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4835744727319442389'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4835744727319442389'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/04/tanpnar.html' title='tanpınar'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4114931463841293367</id><published>2010-03-29T22:27:00.002+03:00</published><updated>2010-03-29T22:28:57.468+03:00</updated><title type='text'>hayal kırılmazlığı</title><content type='html'>Her şey o kadar gerçekti ki; buradan önce ben başka bir yerde değilmişim gibi geliyordu. Gözlerinizin içinde bir yalan aradım durdum. Bunların bir karşılığı var demenizi bekledim. Ölenler boşuna ölmemişlerdi sanki ve bu yüzden ben bu denli anlamlı bakıyordum gözlerinizin içine.&lt;br /&gt;Ayağımda zincirlerimle gelmiştim yanınıza, evet bahriyelerde bir ışık gibi değildi belki gözleriniz, peki ölenler gerçekten boşuna mı ölmüşlerdi? Bu kadarına bile mi cevap vermezdiniz? Oysa herkes ne çok inanmıştı kendi zaferine ve zafer sanki hep aynı şeydi hepimiz için. Kimse hayal etmezdi yenilgileri, umut hep ganimetler üzerineydi. Kötü olandan hep uzak kılındı beyinler. Kalbinizi söküp atamadınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Yoo, ölenler yine de boşuna ölmemiş olmalıydılar. Onca sazların tellerine vuranlar, boşuna dememişlerdi yeminlerini türkülerle. Onca kendini adamışlar farksız olmalıydı, çürüyen bedenlilerden. Öyle de olmalıydı, öyle de olmalıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;*dw*&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4114931463841293367?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4114931463841293367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4114931463841293367&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4114931463841293367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4114931463841293367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/03/hayal-krlmazlg.html' title='hayal kırılmazlığı'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-40845541486865508</id><published>2010-03-18T19:31:00.001+02:00</published><updated>2010-03-18T19:34:20.788+02:00</updated><title type='text'>kuşkusuz bir kadın</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;kırmızı parlak ve kuşkusuz bir kadın&lt;br /&gt;seni ellerimin içinde gördüm&lt;br /&gt;yüzünü çizdim avuç çizgilerimle&lt;br /&gt;parasız kaldıkça utanmadım&lt;br /&gt;cüzdanımdaki fotoğraflarını harcadım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir hamal bir hayat kadınını sevdi o an&lt;br /&gt;ben seni öptüğümde bir taş sekti bir kaç kez&lt;br /&gt;bir su birikintisinde, ağır yüklüydü gözlerin&lt;br /&gt;o kadın o adama yük olmadı hiç dedim&lt;br /&gt;ve o kadına elini sürmedi o adam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir aşk daha çıktı bir namlunun ucundan&lt;br /&gt;o an eğildi bir katil tüm acı çekenlerin önünde&lt;br /&gt;düşmüşlüğü ve yırtık çoraplarıyla bir hayat kadını&lt;br /&gt;bir tanrı gibi uzattı ayaklarını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben seni öptüğümde indi bir balta&lt;br /&gt;kırışık boynuna bir işe yaramazın&lt;br /&gt;gözlerinin yükünü hamalın sırtına döktün&lt;br /&gt;tüm sinirlerimiz boşaldı göbeğine dünyanın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33ffff;"&gt;"denniswarhol"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-40845541486865508?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/40845541486865508/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=40845541486865508&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/40845541486865508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/40845541486865508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/03/kuskusuz-bir-kadn.html' title='kuşkusuz bir kadın'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5147182947459137671</id><published>2010-02-12T21:06:00.003+02:00</published><updated>2010-02-12T21:46:12.182+02:00</updated><title type='text'>yıkanınca</title><content type='html'>Seni ellerimi yıkamadan sardım. Tüm kiriyle bedenimin çırçıplaktım karşında. Çıkardığım yırtık elbiselerimi sordun, köpekler parçaladı dedim sana gelirken. Sen de tehlikeliydin çünkü sokağın da. Her köşesini besmeleyle döndüm yolların. Çıngıraklı zilini değil kalbimin gümbürtüsünü duyup açtın kapıyı. İlk yüzünü gördüm tahta kapının ardında. Gülmüyor, üzülmüyor, kızmıyor, acımıyordun. Sonra tüm bedenin içime girdi. Artık eve girmek de gerekmiyordu. Kapılar açık, pencereler açıktı. Dışarısı nasılsa içerisi de öyleydi anlayacağın. Bir ev ne ile ayrılırsa sokaktan biz onları yıkıyorduk. Seni öpmeye başladım, yüzünden başladım öpmeye önce. Unutmayaydım yüzünü anlatırdım şimdi ilk neresini öptüğümü. Dudaklarını öptüm sonra, dudaklarını yüzünden ayrı saydım hep. Onlar bir başka cumhuriyet, bir meyvenin içinde başka bir meyve gibiydi. Kirli tırnaklarımı boynuna geçirdim büyük bir samimiyetle. Acıdan açılan dudaklarından şimdi sıcak rüzgarlar esiyordu. Ruhumun lodosu bana yağmurlar getiriyordu. Kıyısında oturduk sonra bir sigaranın, ağzımızda bir deniz manzarası. Kimse içmiyordu ama yanıyordu köküne doğru. Bir ömrün doğuşunu seyredecektik o gün o kıyıda. Dizlerimizi güneş, kirliliğimizi duru sular yunacaktı. Ben temizlenmek istemiyorum dedim yüksek sesle, istiyorum ki kirli kalayım, kokayım ve kırılsın burun direkleri insanların. Bundan dolayı işte mahkum edileyim yalnızlığa. Bundan işte sarıldım sana ellerimi yıkamadan ve bir dua eşliğinde yıkanıncaya kadar da bu yüzden kirli kaldım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*dw*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5147182947459137671?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5147182947459137671/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5147182947459137671&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5147182947459137671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5147182947459137671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/02/ykannca.html' title='yıkanınca'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-965355332658010852</id><published>2010-01-25T22:04:00.004+02:00</published><updated>2010-02-01T23:42:49.486+02:00</updated><title type='text'>aforizma</title><content type='html'>*Kadın erkeğine, erkek de kadınına bir diğerinden vazgeçebilme gücünü verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Kendini öldürmek için karnına dayadığı bıçağın rengini bana sorduğunda, birazdan kırmızı olacak ne önemi var dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Yaşam saçlarını siyaha, ölümse beyaza boyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Acı hemen hemen hiç çıkmaz hayatımdan, onunla sevdim onu sevdim. Onu sevmek için yaşadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Karnında bıçağı gördüm ve ne yaptığını sordum, bana bıçağın rengini sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bir tek yaşlılar intihar etme hakkına sahip değildir. Çünkü onlarınki dürüstçe değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* "Bunun bir düş olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum, oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*dw*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-965355332658010852?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/965355332658010852/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=965355332658010852&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/965355332658010852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/965355332658010852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/01/aforizma.html' title='aforizma'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3135381540894711607</id><published>2010-01-23T20:52:00.004+02:00</published><updated>2010-02-01T23:24:26.951+02:00</updated><title type='text'>doğum günü</title><content type='html'>R.W tertemiz yatağı yerine, döşemenin üzerinde uyandığında, saat henüz sabahın erken saatleri idi. Şaşırmadı, çünkü bu haftalardır böyleydi. Gece geç saatlere kadar düşünceler içerisinde yuvarlanıyor, kimi zaman arkadaşları için ama çoğu zaman da kendisi için dertlenip duruyor, derken nasıl olduğunu anlamadığı bir uykuya dalma hali oluyor, deyim yerindeyse sızıyordu. Düşüncelerinin şiddetinden olsa gerek, son iki gündür yatağının dışına taşmaya başlamıştı. Dün gibi bugün de yatağının bir kaç karış uzağında boylu boyunca yerdeydi.Kafasını yavaşça kaldırdı, karanlıkta kedisinin korkudan büyümüş göz bebekleriyle karşılaştı. Onu ürkütmeyi gerçekten istemezdi, ona adıyla yumuşakça seslenerek rahatlatmaya çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Winy, winy bak benim. Sadece gözlüğümü düşürdüm winy, karanlıkta bulmak zor oluyor biliyorum ama benim işte winy. Wİny sakinleşmek bir yana iyice ürkmüş bir halde dolabın altına saklandı. Salak kedi diye düşünerek doğruldu. Bir arkadaşı geçen sene tam da bugün getirmişti onu. Aldığı en güzel şeydi o gün. Onu seviyor ve fakat winynin kendisinden korkmasını bir türlü engelleyemiyordu. Kendisinden korkulmasından da nefret ediyordu. Çünkü bunun çok uzun olan boyu ve buna paralel çok zayıf olan vücudundan kaynaklandığını düşünüyordu. R. nin boyu 2 metrenin üstündeydi. Winy onu her gördüğünde önce onu baştan aşağı süzüyor ve bir kenara siniyordu. Ürktüğü açıktı ve bu yüzden defalarca evden kaçma girişimleri olmuş ve bir keresinde sabah vakti camın önünde oturan Wİny, R.W nun güneşe bakarak bedenini germesinden ödü koparak camdan aşağı atlamıştı. Bereket aşağıdan geçen bir kum dolu kamyonun içine düşmüş ve sağ kurtulmuştu.. Şimdi winynin korkmaması için içeriyi aydınlatmak düşüncesi saçma geldi ona. Ama bu kez ürken kendisiydi. Işığı açmak için bir kaç adım yürümesi gerekti. &lt;br /&gt;Doğruldu, ama bu kez odasında iki ayrı ışık olduğunu anımsadı. Ya sağa üç büyük ve sonra sola bir yarım adım atarak kapının hemen yanındaki anahtara ulaşacak ya da biraz önce üstünden düştüğü yatağının etrafından veya üstünden aşarak komidinin üstündeki abajura ulaşacaktı. Uzak olan ışığın daha büyük bir aydınlatma yaratması değil ama abajurun yatakla ilgili olması onu sağa doğru üç büyük adım atmaya itti. Çünkü şu anda üstünden atıldığı yatak gerçek bir muammaydı. İlk adımı attığında dolabın altından ortalığı kolaçan eden kedinin gözleri görüldü. İkinci adımda kafasını alçak olan (gerçi pek alçak sayılmazdı)avizeye çarptı. Üçüncü adımda ise ayağının altında kırılan bir şey fark etti. Bu muhtemelen gözlüğüydü. Sonra sola bir yarım adım attı, şimdi elleri ve gözleriyle lambanın anahtarını arıyordu, elini duvarın soğuk yüzeyinde bir hayli gezdirdi. O da ne! Ortada anahtar denebilecek hiç bir şey yoktu. Sadece pürüzlü ve insanın genzini yakan kireç kokusuyla bir sade duvardı bu. Yanılmış olması mümkün değildi. Tam kapının yanında duruyordu o düğme ve aylardır içeri her girişinde sağ kolunu ezbere uzatır ve ışığı açardı. Ama şimdi yoktu işte. Sonra bir an aklına, karanlığın bir oyunu olarak kapının yanına değil de, bir pencere veya bir dolap dibine gelmiş olabileceği geldi. Diretmekten vazgeçip diğer ışığa yönelmeliydi. Şimdi büyük bir hızla gerisin geri yatağının yanına dönüyordu, abajurun yaldızlı püskülleri sayesinde ışığa ulaşabilecekti. Şimdi abajurun yanına sadece bir adım kalmıştı. Ellerini abajura uzattığında elinin ıslak ve yapışkan bir şeyin içine girdiğini fark etti. Sonra bunun ne olduğunu anlamak için ellerini yüzüne götürecekken, bir güç onu hızla aşağı çekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.W şimdi yerdeydi, saşkın ve nefes nefeseydi. Onu alaşağı eden bu şey neyse, hala kuvvetle sarsıyor ve bitmek tükenmez bir süreklilikle yatağın altına doğru çekmeye çalışıyordu. O ise bir yandan winynin gözlerine takılmış ondan dahi yardım istiyor bir yandan da halıya dişlerini tırnağını kazımış bu güce karşı tutunmaya çalışıyordu. Korku o kadar büyüktü ki çığlık atacak kadar bile soluğu kalmamıştı. Hem çığlık atsa da onu duyacak kimse olmadığına emindi. Sadece şu yaşlı Benjamin. O da aşağı inene kadar, yeni bir ölünün mezar üstünü bin bir çeşit ot bürürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra birden tüm bu şaşkınlığı bir kenara bırakıp, olanı biteni anlamaya çalıştı. Şimdi ne artan ne de azalan fakat devamlı aynı güçle onu emen bir vakum gibiydi berideki ve kendisinin şu çok sevdiği kadife pantolonunun büyük askıları sayesinde rahatlıkla zapt edildiğini fark etti. Ama bu pantolonu bir takım mandal ve bir leğene değişmemiş miydi ihtiyar Benjamin? Hem ne yani pijamasını giymemiş miydi? Öyle sokaktan girdiği gibi yatağa mı bırakmıştı kendini mandal parası pantolonla. Hiç olacak iş değil dedi kendi kendine. Ben; yatakta; pantolonla hem de siyah; kadife! Olacak iş değil! &lt;br /&gt;Bunları bir dakika düşündü ve şimdi yavaş yavaş gücün istikrarına yenik düşerek kaymaya başladı ve kalçasına kadar yatağın altına çekildi. Fakat buradan sonra yatağın diğer yanından çıkması gerekti. Bu düşünce onu rahatlatmıyor fakat tahminde bulunabileceği bir durum onu normale yakınlaştırıyordu. İki metreyi geçen boyu ve yatağın bir buçuk metrelik eni bunu gerektiriyordu. Biraz sonra kazın ayağının hiç de öyle olmadığını anladı. Hissettiği kadarıyla bu gittiği yer yatağın diğer yanı değil hala altıydı. O bu düşünceyle irkilirken birden bir ses işitti.&lt;br /&gt;-Unuttular beni, unuttular beni....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli aynı tonlamayla devam eden bir müzik gibiydi bu iki kelime. Devam ediyor devam ediyordu. R.W bu sesi hemen tanıdı. Tanıdığında da gerçekten ürkmüştü. Çünkü düpedüz kendi sesiydi bu. Ve hemen ayaklarından onu tutan o şeyden geliyordu. Korkunun süresi uzadıkça cesaret ortaya çıkmıştı. R.W. artık dönüp arkaya bakmanın zamanı geldiğini düşündü. Bir yandan pantolonuna asılan el, bir yandan kendisine ait bir ses. Hepsi arkadaydı. Hepsi arkada kalmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır ağır ve gözleri kapalı döndü, gözlerini açtığında Benjamin karnının üzerinden ona bakıyordu. Elinde winy nin tüyleri vardı. Ellerini pantolonundan çekti, kafasını yatağın altından çıkardı. Aynı hızla beriki de çıktı yatağın altından. Işık şimdi açıktı. Etrafta onlarca insan vardı ve hepsi ona bakar durumdaydı. Hepsinin yüzünde birbirine benzer bir gülümseme ve yüz kasılması mevcuttu. &lt;br /&gt;Unutmadık seni R. dedi kızıl saçlı güzel olanı, yeter ki kaçma bizden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.W pantolonunu düzeltti, ellerine ayaklarına dökülmüş krema ve çikolatayı fark etti. Gözlükleri kırılmış ve winy dolaptan bir türlü çıkarılamamıştı. Elindeki erimiş çikolatayı yaladı. Sonra kalabalığa karıştı. Bir köpeğin kendi aletini yalayarak, temizlenmesi ve sonra toza toprağa severek ve boylu boyunca uzanması gibiydi yaptığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Dennis Warhol*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3135381540894711607?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3135381540894711607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3135381540894711607&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3135381540894711607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3135381540894711607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/01/dogum-gunu.html' title='doğum günü'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4809447339575695346</id><published>2010-01-19T20:53:00.002+02:00</published><updated>2010-01-19T21:16:00.233+02:00</updated><title type='text'>kahve içenin hikayesi</title><content type='html'>Kafenin merdivenlerinde oturuyordu. Kitap okur gibi bir incelikle kahvesinin içine dalmıştı gözleri. Sigarasıyla kitapta kaldığı yeri imledi beni fark ettiğinde. Tüm soğuğa rağmen içeri girmek istemediğim nadir anları hep onunla yaşayacağıma emindim. İşte yanında kaldım yine. Bi yudum içmez misin dedi. Aldım kahvesini içine tükürüp ona geri verdim. Teşekkür ettim ve elimden aldığı kahveyi bir dikişte bitirmesini izledim. Lanet olsun, neden bu kadar kızgınken hala yanındaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece dışarıdaki havanın korkusundan, botlarımı her zamankinden daha sıkı bağlamıştım. Deri ceketim dışarı çıkar çıkmaz üzerimde taş kesmişti. Kafama üst üste geçirdiğim iki bere az duymama neden olsa da üşümemi engellemek için birebirdi. Onu evinde bulmak benim için en ideal olanıydı. Çünkü sokaklarda onu aramak ciğerlerim için bir çöküşün başlangıcı olabilirdi. Öncelikle yanmayan ışıklar karşıladı beni, sonra açılmayan kapı. Evde değildi. Bahçe kapısına doğru yürüdüm, bu sırada sokakta cirit atan bir kaç köpek geçti yanımdan. Ellerimi ceplerime koydum aceleyle. Geldiğim yöne doğru yürüdüm. Onu bulamamak her seferinde içime oturuyordu. Sanki orada olması en doğal olan ne hava ne gökyüzü ne o ev ne o bahçeydi. Orada olması en doğal olan şey onun ta kendisiydi. Olmayışı bana bu yüzden bu kadar çok acı veriyordu galiba. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarasını uzattı bu kez. O sigaradan içmediğimi bilirdi. Yine de alacağımı da bilirdi. Bu kadar acıya evet demişken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağın sonuna geldiğimde bir kez daha geri baktım. Evi görebildiğim kadarıyla hala bir hareket yoktu içinde ya da dışında. Kalbimin sesini duyabileceğim bir sessizliğe doğru yürüdüm, biraz hızlı... Onun sokağı tam gözden kayboluyor derken, sokağa giren bir araba beni şüphelendirdi. Sonra bir fren sesi geldi. Gerisin geri döndüm, hızla sokağa yöneldim. Ortada araba falan yoktu ama yerde kanlar içinde bir köpekti gördüğüm. Şimdi evinin ışıkları da yanıyordu. Köpeğe doğru eğildim;&lt;br /&gt;- Bu kadar kızgınken sana, neden yanındayım hala, dedim kanlı gözlerine bakarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*dw*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4809447339575695346?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4809447339575695346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4809447339575695346&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4809447339575695346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4809447339575695346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/01/kahve-icenin-hikayesi.html' title='kahve içenin hikayesi'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-709536955263181775</id><published>2010-01-08T19:26:00.003+02:00</published><updated>2010-01-08T19:46:30.311+02:00</updated><title type='text'>düş-eş</title><content type='html'>Onlarla konuşuyordum ben de, evet martılarla... İnsanlar hep merak ederdi; Duyduk ki martılar sana fısıldıyorlarmış diye diye başımın etini yediklerinde onları da götürürdüm beraber.. Ama bu kez martılar kafamın üzerinde dolaşıp dolaşıp giderdiler. Hatta çoğu kez o yanımdakilerin üzerlerine pislediler olancasıyla.. Ama sen onlarla konuşmuşsun ve ben de oradaymışım dediğine göre...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılardan kaçtım! Neden mi? Çünkü ölümü kabullenemediler onlar. Ondan kaçmak için yükseldiler son kez göğe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, balıklarla beraber oldum denizlerde. Beni sırtlarında taşıdılar hep ve hiç değmedi suya vücudum. Sen bu denizin içine daha giremezsin dediler. Girdim sanıyordum ama hayır dedi balıklar. Seninki bir düş bile değil. Nasıl girebilirsin ki düş olmadan. Ben girmek zorundayım o denize dedim ve ayrıldım onlardan da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafam önümde yürürken bir ıslık işittim. Sonra fark ettim ki benim ıslığım bu. Bir başkasının ağzında, sonra bir başkasının daha sonra onlarcasının yüzlercesinin. İki elimle sıkıca kapatıp ağzımı bir harabeye girdim. Orada beni bulamazlardı ve seslerini de işitmezdim. Bir an seni gördüm orada sanki tek başına gibiydin. Konuşuyordun ama nutuk atar gibiydin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben diyordun kaçmam ondan, göğe yükselerek neden zaman kaybedeyim ki. &lt;br /&gt;- Evet dedim, çünkü yer çekimi kazanır her zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bana döndün sinirlice ve tuttun iki kolumdan, kolların sanki benimkiler olmuşlardı. Attın beni hızlıca o su birikintisine. Buradan başlamalısın dedin yaşamı öğrenmeye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belki göremedin o an.. Ben zaten kendi içimdeydim sincap. Ben o an denizdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*dw*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-709536955263181775?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/709536955263181775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=709536955263181775&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/709536955263181775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/709536955263181775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2010/01/dus-es.html' title='düş-eş'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6619968083595179978</id><published>2009-12-23T20:19:00.004+02:00</published><updated>2009-12-23T20:51:46.273+02:00</updated><title type='text'>Yolculuk</title><content type='html'>Pabuçlarımdan kurtulmuştu ayaklarım kendime geldiğimde. Çok aydınlık olmayan ama ayaklarıma kadar bir alanı görebildiğim bir dünyaya uyanmıştım. Yattığım hayattan çok farklı olmadığını düşündüm. Kalkmak istedim ama ceketimi tutan bir şey olduğunu fark ettim. Bu daracık alanda zor da olsa geri dönebildim. Bir çivi ama ne çivi. En az bir bacağım kadar uzun ve bir kolum kadar kalın. Ondan ceketimi kurtarabilmek için eğildim. Fakat bu kez şapkamı üstümdeki daha ince bir demire kaptırmıştım. Şapkamı sonra alırım diye düşünüp ceketi kurtarma çabalarıma devam ettim. Ceketimin uzun olan etek kısmı biraz hırpalansa da şimdi özgürdüm. Şapkamı almak için yukarı doğru hareket ettiğimde gördüğüm ise en şaşırtıcı olanıydı. Benim siyah kuşaklı beyaz şapkam bir tavşanın dişleri arasında çiğnenmekteydi. Tavşana doğru bir hareket yaptığım anda ise şapkamla beraber gözden kaybolup gitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şapkanın üzüntüsüyle tavşanın gittiği yöne doğru seğirttim. Aydınlıktı bu taraf. Ben aydınlığa gittikçe daha az görebildim ama. Işık arttıkça gözlerim hiç bir şey seçemez oldu. Biraz karanlık diye yalvardım yüksek sesle. Şapkam diye söylendim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoruldum sonra, gözlerimi kapattım, kafam üşüdü, ağladığımı fark ettim. Genişledikçe etrafım küçüldüğümü hissettim, Gerisin geri yola koyuldum, o karanlık dar deliğe geri dönecektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*dw*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6619968083595179978?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6619968083595179978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6619968083595179978&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6619968083595179978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6619968083595179978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/12/yolculuk.html' title='Yolculuk'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-141668970694183234</id><published>2009-12-12T22:59:00.006+02:00</published><updated>2009-12-12T23:15:13.542+02:00</updated><title type='text'>üstüme alındım üstü kalsın</title><content type='html'>Sokaktaki ölü kokusu her zamankinden daha keskindi. Ceketinin iç cebinden mendilini çıkarıp burnunu kapattı. İki üç dakika yürüdükten sonra mendili tekrar iç cebine koydu. Sağ tarafında ışıkları rastgele yanan lunapark solunda ise ışıkların ortalama yüz kilometre hızla geçtikleri bir otoban... O ise tam ortada... İki eş anlamlıya eşit uzaklıktaysam iki zıt anlamlıya da eşit uzaklıktayımdır. Yani şimdi ben doğum ve ölümün tam ortasındaysam yaşam ve onun bedeni de bana aynı uzaklıktalar. Yani onun bedeni benden ne kadar uzaksa yaşam da o kadar uzak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangisi daha gerçekti ışıkların. Belli belirsiz yanıp sönen lunaparkınkiler mi yoksa havayı çizen araçlarınkiler mi? Gerçek olan önüne çıktığınızda sizi ezip geçecek olan mıydı yoksa size hüzünle göz kırpan mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani dedin ya "öyle gerçekmişiz gibi yapmasak" diye. Hani ben de derim ki "hangisi gerçek sen bana söyle" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana hüzünle göz kırpar mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-dw-&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-141668970694183234?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/141668970694183234/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=141668970694183234&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/141668970694183234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/141668970694183234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/12/ustume-alndm-ustu-kalsn.html' title='üstüme alındım üstü kalsın'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7122332168899471675</id><published>2009-12-08T21:16:00.002+02:00</published><updated>2009-12-08T21:18:03.657+02:00</updated><title type='text'>requiem</title><content type='html'>Heyecandan iyice terlemiş avuçlarım ve yağmur yemiş, ama hala üşümek isteyen bir kadının yüzüme tüten dumanı, iki ucu kördüğüm bağlanmış kollarımın arasından kaçmak istiyordu biliyorum. Bir salıncakta gibiydik ve zemin hep kayar gibiydi. Olumsuz fiilerle birbirine bağlı cümlecikler, yapmacık eklerle; hiç mi hiç çekilmez zamanlarla kurulu hikayeler anlattım ona. Gülüyordu şimdi, oysa bana gelirken hep solgun ve benden uzaktayken inadına kıpkırmızıydı önceleri...&lt;br /&gt;Onsuzum şimdi ve geriye sayıyorum, 9,8,7...  ve sıfırım yok, nerede biter bilmiyorum. Sonra tüm geri sayımlar sonsuzmuş anlıyorum ve çaresiz ve sayısız ayrılıklar yaşarken de sayıyor muydum hatırlamıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onsuz ve ikisiz ve yedisiz bir yirmi yedi yaş; yaşadığım bir deniz üstünde yürümek kadar sahte ve bir mucize kadar saygın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kurtarıcımı tanımadım ama onu beklemek beni özgürleştirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DennisWarhol&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7122332168899471675?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7122332168899471675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7122332168899471675&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7122332168899471675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7122332168899471675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/12/requiem.html' title='requiem'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-251782782312985132</id><published>2009-12-01T21:39:00.000+02:00</published><updated>2009-12-01T21:40:02.204+02:00</updated><title type='text'>B.O.K</title><content type='html'>"İçeri girdiğimde yalnız kalacağımı biliyordum ve biraz önce o korkunç yatak hikayelerinden birini anlatmıştın bana. Diken diken olan tüylerim neredeyse köklerinden ayrılacaklardı. Kilidi çevirdim; eski ve gıcırtılı bir kapı şimdi önümde açılıyordu. İçerdeydim ve karanlıkla başbaşa..." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu muydu korkun çocukluğun boyu be? Karanlık ve yalnız kalmak... Ulan en aydınlık günlerde kaybetmedin mi masumiyetini, en güneşli günlerde terk edilmedin mi? İnatla seni memnun eden karanlıktan neden korktun ki bugüne kadar. Ya o kireç suratlı kadınlara, o renkli gözlere meyledişin de bundan mıydı? Çok puştsun be, çok puştsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dw&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-251782782312985132?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/251782782312985132/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=251782782312985132&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/251782782312985132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/251782782312985132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/12/bok.html' title='B.O.K'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4476485441072768616</id><published>2009-11-25T20:04:00.003+02:00</published><updated>2009-11-25T21:28:45.816+02:00</updated><title type='text'>me/2</title><content type='html'>YOLLARDA&lt;br /&gt;Ya tren, o ritmik gürültü, o sürekli akan film, o her karesine başrolünde kurulduğum yolculuklar. Her gidişi mutluluk mu olur insanın? Bu kadar güzellik varken etrafta yine de gitmek o kadar çekici ki... Sen ben anne baba kedim işim hepsi geride kalabiliyor. &lt;br /&gt;Aslında, o kadar istiyorum ki terk ettiğim yerden de bir şeyleri götürüp o yolculukta değişimlerini izlemeyi. Gelmelisin benimle beyaz balık. Sudan çıkınca nefes alabilen balıklardansın sen. Seninle yan yana iki koltukta kafamızı dünyanın camına dayayarak gezmeliyiz tüm güzel, tüm çirkin, tüm eğlenceli, tüm hüzünlü şehirleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EVDE&lt;br /&gt;Frekansını tutturamamış radyolar gibi cızırdıyorum, herkese anlatmıyorum korkunç yatak öykülerimi. Birileri masumiyetiyle oynuyor yan komşunun çocuğunun ve porno film seslerine karışıyor çan sesleri sonra çan sesleri ezanlaşıyor giderek. Öyle korkunç ki seni infaza götürmeye gelenlerin suratları... Bir dakika diyorum memuruma ve bir yer gösteriyorum. Oturuyor ve mastürbasyonumu izliyor. &lt;br /&gt;Evimin içindeki yabancı olmaktan çıkması korkutuculuğunu kaybettiriyor...&lt;br /&gt;Islak bir kedi yalanıyor ve "temizlik günahın evladı" diye mırıldanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"dennis/warhol"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4476485441072768616?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4476485441072768616/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4476485441072768616&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4476485441072768616'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4476485441072768616'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/11/me2.html' title='me/2'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3742712949681143851</id><published>2009-11-08T20:35:00.003+02:00</published><updated>2009-11-08T21:09:12.831+02:00</updated><title type='text'>Bir Beyaz Mermer Taş Üstü</title><content type='html'>Sanmıştım ki &lt;br /&gt;Gündüz ağır ağır sokaklarda yürüyüp&lt;br /&gt;Geceleri iki süt güğümüne dayayacağım kafamı huzurla&lt;br /&gt;Sabahları kalkıp ekmeğime ne sürsem diye dertlenecek&lt;br /&gt;Öğlenleri kaldırım taşlarını birbirinden ayıracak&lt;br /&gt;Akşamları ise bir elmanın kabuğunu bir parça halinde soyarsam&lt;br /&gt;Kendimi tebrik edecektim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle olmadı &lt;br /&gt;Bugün o arabanın içinden size el bile sallayamadım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*denniswarhol*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3742712949681143851?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3742712949681143851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3742712949681143851&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3742712949681143851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3742712949681143851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/11/bir-beyaz-mermer-tas-ustu.html' title='Bir Beyaz Mermer Taş Üstü'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8926197603561788077</id><published>2009-11-01T20:35:00.004+02:00</published><updated>2009-11-01T20:56:07.413+02:00</updated><title type='text'>Nedir ki!</title><content type='html'>Kalkıp sabah erkenden, gece tekrar ortopedik mezarına dönene kadar yapacağın her şey belli. İşte mutluluk! (peh!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen başkasıylayken, eski bir başkasıylaydım ben de. O, gerçekten ihtiyacım olan nadir bedenlerdenmiş gibi düşünüyordum ki hala da düşünüyor olabilirim. Onunla ömrümün en güzel günlerinden bir kaçını geçirdim. Çünkü o benim cennetim gibiydi yıllardır ve onunla bir rüyada onlarca saat geçirebilmek için tanrıya gecelerce yalvarmıştım. Beni tanrı mı yoksa tanrıya gerek kalmadan kendisi mi duydu bilemiyorum ama işte beraberdim onunla. Çok kısa ya da çok uzun değildi onunla beraberliklerim; ama sanki yıllardır tepemde gökyüzüne her baktığımda salınıp duran o beyaz ve kırmızı ve kararmamış meyveden ufak ısırıklar alır gibiydim. Off evet şu anda onunla olmayı isterdim. Ama onun tadı yine de aklımdaki gibi değildi. O da belki benim dişlerimden hoşlanmamıştı kim bilir. Şimdi, kafamı gökyüzüne kaldırdığımda hayallerimi seyretmek için, o daldaki meyvelerden biri o değil artık sanki. Ya da belki çekirdeklerinden tekrar doğacak bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başa yazdığım cümleyi tekrar yazmak istemiyorum. O benim her gördüğümde yön değiştirdiğim çürük meyvelerin alnına yazılı olsa da keşke... Bilmeden, yok olma düşüncesini her an damarlarımda hissederek var olmak, bilmemek ve tahminde bulunma derdinin olmaması. Tasarlamadan, korkmaya gerek kalmadan. Ah bir başarabilsem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senden bir şey isterim: Bana biraz insanlardan bahset. Çevrendeki adamlardan kadınlardan. Her akşam sen birini yazsan sonra ben de birini. Belki tanımlaya tanımlaya kendimizi bulabilirdik. İhtiyacım var diyorsun ve işte ben de buradayım ama sadece "burada"!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*dw*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8926197603561788077?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8926197603561788077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8926197603561788077&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8926197603561788077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8926197603561788077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/11/nedir-ki.html' title='Nedir ki!'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-194515082810791969</id><published>2009-07-27T21:37:00.005+03:00</published><updated>2009-07-27T21:55:53.778+03:00</updated><title type='text'>DELİ</title><content type='html'>Kapının eşiğine iki ayağını birden koyup kendini heyecanla içeri doğru attı. Etrafa pis pis baktı, her yer temiz de olsa onun her şeyi kirli gördüğünü gözlerinden anlıyordunuz. İçerde üstüne çıkabileceği en yüksek şeyi aradı ve bir ütü masasının üzerinde bir cambaz misali durmaya çalıştı, ütü masasıyla birlikte yere yıkıldı; yerde sadece üç saniye geçirdi ve bu kez daha sağlam olduğunu düşündüğü bir başka yüksekliğe tırmandı. Şimdi henüz tam soğumamış odun sobasının üstündeydi. Önce, ıslak çorabından çıkan dumanları izledi; biraz sonra ayağının acısıyla kendini sobanın üstünde durduğu mermer taşa bıraktı. &lt;br /&gt;Şehir en güzel bu tepelerden görünür demişti bir keresinde bir bilgin, neden sonra aynı bilgin çok yükselirsen alçaktakiler seni bir nokta gibi göreceklerdir de demişti. Bilgine küfretti, çorabından çıkan dumanla sigarasının dumanını yarıştırdı. &lt;br /&gt;Yukarı çıkmanın hep bir bedeli var dedi içinden; hiç olmazsa geri dönüşü var..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**deliwarhol**&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-194515082810791969?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/194515082810791969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=194515082810791969&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/194515082810791969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/194515082810791969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/07/deli.html' title='DELİ'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1652867872704848612</id><published>2009-06-29T22:30:00.001+03:00</published><updated>2009-06-29T22:31:36.045+03:00</updated><title type='text'>özgürleştiren yazı</title><content type='html'>Öyle bir haldi ki halim, her sokağa adım atışımda gerisin geri eve döndüm. Yüzüme bakmasın istedim çünkü kimse, ben de bakmayayım hatta kimseye... Hissedilmesin yokluğum, varlığım dert edilmesin, kuşları korkutmasın adımlarım, kedileri rahatsız etmesin ıslığım. Yine de gözünüze batıyordum işte. Çay ısmarlıyor, içki söylüyordunuz, sonra da çarpıyor, sataşıyor, küfrediyordunuz. &lt;br /&gt;Oysa dünyada bu kadar çok insan olmasını isteyen ben değildim. Annem ve kedi bana yetiyorlardı. &lt;br /&gt;Gerisi kuru bir toprağın artıkları, zorunuza mı gitti? Siz değilsiniz ben olan. Size ispat edecek, sizden gizleyecek bir şeyim olmadı ve olsaydı emin olun bunu çok iyi yapardım. &lt;br /&gt;Korkun benden ve sizi bulamayacağımı umut edin. Beni bulamayacağınızı umut ederek, tüm sokak başlarındaki mum satan kızlara olmayışımı ezberlettim. &lt;br /&gt;Tüm bu korkular nasıl da yordu beni, ellerimi ayaklarımı serbest bırakıyorum, artık sizi tutacak gücüm de kalmamıştı. &lt;br /&gt;Vay vay vay koca götlü aşk tanrısı, oku bir türlü saplayamadan bana işte ölüyorsun. Bu kadar özgürleştiğimi bir yazıda hiç hatırlamıyorum biliyor musun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***denniswarhol***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1652867872704848612?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1652867872704848612/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1652867872704848612&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1652867872704848612'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1652867872704848612'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/06/ozgurlestiren-yaz.html' title='özgürleştiren yazı'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1258624703132476612</id><published>2009-06-18T20:38:00.005+03:00</published><updated>2009-06-18T21:08:49.480+03:00</updated><title type='text'>Gitmek İçin Hazırlıklar</title><content type='html'>Büyük bir taş aldı ve kolundan çıkardığı saatine vurmaya başladı, vahşi bir adamın bir yılanın başını ezişi gibi vuruyordu zaman makinesine. Neydi ki vahşi değildi de? Şehirli mi demeliydi bu içindeki nefretin adına? İnsanın kendisine duyduğu nefret. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzandı sonra sırtüstü. Çekirge sesleri, otlanan hayvanların homurtuları, bir yandan da bok varmışcasına etrafında saltolar yapan sinekler. Başka da bir şey görünmedi gözüne. Eksik olan fazla olan ne varsa bulmak için gelmişti buralara. Yaşadığı şehirde de bulamaz mıydı sanki? Bilemiyorum dedi, belki de düşünmek için bahanelerim olmuştur buraya gelmekle. Cebinde sigarası, beline bağladığı bir kuru ekmek içinde biraz köy peyniri ve elindeki su şişesi... Şu anda başka bir şeyi yoktu. Yo hayır onunki bir şehirlinin utanmaz ve geçici köylülük heveslerinden biri değildi, bir sadeleşme kaygısı hiç değildi. Neydi derdi onu bulmaya gelmişti aslında tam olarak.&lt;br /&gt;Gömlek kollarını yukarı sıyırdı. Çocukken mavi akacak diye kestiği bileklerinden boşalan kırmızı kana ne kadar şaşırdığını hatırlayıp güldü. Sonra iyi adamdır diye güvendiği insanlar geldi aklına. Onlara da gülüp geçebilmeliydi. O kadar kolay olmasa da, bunu başarabilmek için buradaydı belki de. "Hayattaki dertlerini değiştirebilmek için."&lt;br /&gt; Ona ayda yirmi bin lira da verseler artık dönmeyeceği işini düşündü. Sabah gidip akşam çıktığı, gün kararana kadar hapis tutulduğu yarı açık cezaevini... Çok çalışmanın bu olmadığını biliyordu, ama yine de halime şükür dememişti hiç. Onu korkutan parasız kalma korkusu tekrar damarlarında dolaşmaya başladı. Açlığın rengi damarlarında akmamıştı bugüne dek. Arkadaşlarına sorup duruyordu sürekli: Hiç aç kaldınız mı? &lt;br /&gt;Gözleri göğe daldı. İnsan böyle dağ başlarında dünyanın döndüğünü pek anlamıyor galiba diye düşündü. Bir binadan diğer binaya geçen güneş yoktu burada, sabah simitçisi, öğlen yemekleri, akşam 5 çayı gibi zırvalıklar bize zamanın geçtiğini unutturmuyorlardı bir türlü. Koluna baktı alışkanlıkla. Olmayan saatin izi hala duruyordu. İzleri başka izler silecekti elbet. &lt;br /&gt;Güneşin acımasız ışıklarına doğru bakmak için kafasını kaldırdığında üzerinden geçen bir uçak farketti. Uçağın gölgesi bir hayalet gibi düştü dağın üzerine ve hızla kayboldu. Kalktı ve daha tenha bir yer için yürümeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*denniswarhol*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1258624703132476612?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1258624703132476612/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1258624703132476612&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1258624703132476612'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1258624703132476612'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/06/gitmek-icin-hazrlklar.html' title='Gitmek İçin Hazırlıklar'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4829915003736910856</id><published>2009-05-10T21:02:00.006+03:00</published><updated>2009-05-10T21:35:18.801+03:00</updated><title type='text'>To See</title><content type='html'>Kafka ellerini çoşkuyla birbirine vurdu bir kaç kez. Sonunda onunla tanışacaktı. Yıllardır aşkla sevdiği ve her sayfasını belki yüz kez okuduğu o kitabın yazarı olan kadınla tanışacaktı. Kadını ilk kez ete kemiğe bürünmüş halde görecekti belki ama kitaplarından onun kişiliği ile ilgili bir çok bilgiyi edindiğine emindi. Önce kendine çekidüzen vermeye koyuldu. Sakal traşını olurken kemikli yüzünü kesmemek için çok dikkatli davranıyordu, sonra ellerine baktı, tırnaklarının düzeltilmesi gerektiğini düşündü ve onu da dikkatle halletti. Saçlarını her zamanki gibi geriye doğru mu taramalıydı bilemiyordu, çünkü bugün farklı bir gündü ve o da bu farklılığı kendine her zerresi ile anlatmalıydı. Sonra şapkasının altında bozulmama durumunu dikkate alarak saçlarını özenle ve planlı olarak sağa taradı ve neden sonra sola doğru taramaya başladı. Bir gün önce bugün için aldığı şapkasını ve kravatını taktı. Arabacısının kapıda atı hazırladığını görünce zaman kaybetmeyeceğine sevinerek merdivenlerden aşağı yürüdü. Kapıya geldiğinde arabacının günaydın sesini işitti, günaydın diye yanıt verdi ve şehire gidiyoruz biliyorsun diye komut verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman geçtiği caddeler ve sağlı sollu yol kenarında dizilmiş dükkanlar, onların sahibi esnaflar, bu dükkanlardan alışveriş etmekte olanlar ve alışverişlerini yapmış ellerinde eşyalarıya gezinenler... Hepsi Kafka'ya bugünün diğerlerinden hiç bir farkı yok demek ister gibiydiler. Oysa o bugünün farklı olduğuna emindi. Kitabı eline aldı, en sevdiği bölümü okumaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Bu geceler John, hiç olmadıkları kadar büyük işlere neden oldular, bu geceler de ben ve baban, normal insanların arasında farklı olmaya çalışıyorduk ve biz farklılaştıkça insanların da farklılaştığını görmekten büyük haz alıyorduk. Onlara kahramanlık öyküleri anlatıyor, devrim şarkıları söylüyorduk..." &lt;br /&gt;Kafka bu satırlara büyük bir hazla dalmışken arabacı birden arabayı durdurdu ve yavaşça efendisine dönüp derin derin bakmaya başladı. Genç adam ne olduğunu anlamak için arabacıyı konuşmaya zorluyordu, ama hiç bir yanıt alamıyordu. Sadece ona acı ile bakan bir çift göz vardı karşısında. Sonra birden arabacı gözlerini Kafka'dan çekerek, atı kırbaçladı ve yola devam etti, ama neden durduğunu ve şimdi neden hareket ettiklerini anlatmadan. &lt;br /&gt;Kafka, artık bugünün farklı bir gün olduğuna emindi; babasının da arabacılığını yapan bu emektar adam ömründe ilk kez bu şekilde davranmıştı. Sonra Kitabın satırlarına geri döndü.&lt;br /&gt;"...ve John emin olabilirsin ki o insanlar değişiyorlardı. Biz ise mutluyduk. Oysa yaptığımız sadece ellerindeki gücün farkında olmalarını sağlamaktı. Sonra bir başka diyara geçiyor orada da aynı yöntemi izliyorduk." &lt;br /&gt;Kafka kitabı kapattı, arabacıya durmasını emretti, arabacı da ata... Arabanın merdivenlerinden inerken kitabı koltuğa bıraktı. Ben yürüyeceğim, sen geri dönebilirsin dedi adama. Adam atı ters yöne çevirip giderken, Kafka tozlu yollarda mutluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****dennis warhol****&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4829915003736910856?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4829915003736910856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4829915003736910856&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4829915003736910856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4829915003736910856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/05/to-see.html' title='To See'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6153704522291986331</id><published>2009-04-29T21:50:00.004+03:00</published><updated>2009-04-29T22:07:06.734+03:00</updated><title type='text'>VAR OLUYORUM</title><content type='html'>Tavansız ve hatta gökyüzüsüz &lt;br /&gt;Gözlerimin alamadığınca&lt;br /&gt;En üst'ün daha üstü&lt;br /&gt;İçimin iyice içi&lt;br /&gt;Yani sen benim gibi bir hiçi&lt;br /&gt;Seviyor olamazsın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarsız ve hatta topraksız&lt;br /&gt;Ölemedim diye göremedim biliyorum&lt;br /&gt;İyice sapla hançeri &lt;br /&gt;İyice aksın ki kanım&lt;br /&gt;Kırmızı bir derya olsun akıp&lt;br /&gt;Yani beni böyle bırakıp&lt;br /&gt;Tekrardan doğamazsın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahkaha patlat ve hatta ağla&lt;br /&gt;Kulaklarına varsın ağzın&lt;br /&gt;Taze bir gelincik gibi&lt;br /&gt;Donundaki kanın rengi&lt;br /&gt;Yani sen bensiz bir piç gibi&lt;br /&gt;İstesen de Var Olamazsın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**deniz varol**&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6153704522291986331?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6153704522291986331/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6153704522291986331&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6153704522291986331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6153704522291986331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/04/var-oluyorum.html' title='VAR OLUYORUM'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2881837446930782559</id><published>2009-04-14T21:10:00.001+03:00</published><updated>2009-04-14T21:15:11.110+03:00</updated><title type='text'>sürgün mizgin</title><content type='html'>bi şarkı dinledim bugün. ulan hiç böyle hissetmemiştim belki 3 belki 5 yıl oldu. içim acıdı geçmişi anımsatınca bana. bir gün ben üniversitedeyken diye bahsedecek miydim ben de. ne zor geliyordu o zaman yaşamak. ah ulan şu günler geçse de memlekete dönsek işe başlasak diye düşünürken 27 olduk. istanbula döndük işe de girdik, ne bok olduysa, bir bok olmadı, böyle devam edersem hayata bir bok daha olacağı da yok. yok. yok. ne diyordu Behram:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korulara söyleyin&lt;br /&gt;Dağlara asmalara&lt;br /&gt;Baygın çocukluğumun&lt;br /&gt;Çınladığı kırlara&lt;br /&gt;Söyleyin gidiyorum&lt;br /&gt;Dönemem belki geri&lt;br /&gt;Gelsinler anılarım&lt;br /&gt;Uğurlasınlar beni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2881837446930782559?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2881837446930782559/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2881837446930782559&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2881837446930782559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2881837446930782559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/04/surgun-mizgin.html' title='sürgün mizgin'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-393823868527262940</id><published>2009-04-11T22:24:00.005+03:00</published><updated>2009-04-11T23:04:29.448+03:00</updated><title type='text'>the past that never passes</title><content type='html'>-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona o kadar çok yalvarmıştı ki sonunda kendini bir dilenci gibi hissetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki adımda bir düşünüyorum, geri dönebilirsin deselerdi, nereye ya da ne zamana dönerdim? Bu soru elbet durup dururken gelmedi aklıma. O çılgın fizikçilerden birinin zaman ve mekan aygıtıyla ilgili bir kaç zırvasını okuduktan sonra geldi bu soru aklıma. Aslında bu saçmalıkların geçmişin ya da geleceğin peşine neden bu kadar çok düşüldüğünü sorgulamam için vesile olduğunu da söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönebilseydim:&lt;br /&gt;1. İlk olarak 1996: Beyazı ilk gördüğüm an, kalbimin içinde ilk kez bir garip ateş hissettiğim o an. İlk ve son kez üç harfliyi hissetmiştim. 2008 yılında onu kaybettim. Oysa onunla 2000den 2004 e kadar birlikteydim. Ama kaybetmek için bu kadar çok çabaladığım başka hiçbir şey olmadı bir daha hayatta.&lt;br /&gt;2. Onu sokağın bir kenarında elinde bir şişe bira ile gördüğümde, ona o dağa gitmemesi için yalvarmalıydım belki. Önceden bilememe bahanesi nedense bu konuda beni hiç avutmadı bu zamana kadar. (2004)&lt;br /&gt;3. Ön bacağında yarayla eve geldiğin o gün seni bir veterinere götürseydim. Çok üzgünüm. Ne olur affet.(2006)&lt;br /&gt;4. Seni kaybetme korkusu içimi kemiriyor hala küçük devim. Seni o kadar çok seviyorum ki. Ama geriye dönebilsem şimdi senin o işlerde çalışmana kesinlikle mani olurdum. Hatta okuman için elimden ne gelirse yapardım emin ol. Gerekirse... (1945)&lt;br /&gt;5. Başka bir eyler okurdum. Sonra eminim yine pişman olurdum. Hiç mi okumasaydım.&lt;br /&gt;6. Seninle aynı tarihte doğmak isterdim. Belki bu kadar büyük olmasaydım senden daha iyi anlaşacaktık. Seni de mi kaybettim henüz bilmiyorum. (2006-2009)&lt;br /&gt;7. Onunla evlenmemen için çaba sarfetmediğime pişman mıyım değil miyim? Belki bunun için geleceğe bir göz atmalıyım.&lt;br /&gt;8. Boşa giden tüm sözlerimin neredeyse onda dokuzu sana söylediklerimdir. O kafede bana ikram ettiğin kahveyi içmemeli, seni hiç tanımamalıydım.&lt;br /&gt;9. Bir insan sadece iyi biri diye onunla beraber olunmamalı, kesinlikle geçmişimdekilerden arınmalıyım. Çünkü onlardan uzaklaşmak büyük bir vicdan azabı yarattı hep. Gelecekte böyle bir şey yapmasam iyi olacak.&lt;br /&gt;10. Hayır hayır hayır demeliydim. İçime çekmemeliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-393823868527262940?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/393823868527262940/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=393823868527262940&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/393823868527262940'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/393823868527262940'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/04/blog-post.html' title='the past that never passes'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-546357486313385396</id><published>2009-02-08T00:11:00.010+02:00</published><updated>2009-02-19T21:57:03.996+02:00</updated><title type='text'>Dokunulmayan</title><content type='html'>Önceleri rüzgardan şikayetçi değildim hem o zaman saçım da uzundu ve hem de çokça zayıftım. Hatırlarsın? Yoksa fotoğraflardan mı hatırlarsın? Buna kızamam; çünkü ben de kendimi o pozlardan başka bir şekilde bulamıyorum. Bir keresinde bir stüdyoda sadece ellerimi ve dizlerimi fotoğraflatmıştım (ki her zaman en değer verdiğim uzuvlarım olmuşlardır) deli misin birader diye çıkışmıştı stüdyodaki adam... Sonra neden yüzümle dizim arasında yeniden bir önem sıralaması yapılmasın ki dedim kendi kendime, adama hiç bir şey demedim. Parayı uzatınca o da unuttu beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk önce yüzünü unutmam da bu yüzdendir. Seni avuç içimde gizlemem de bu yüzdendir. Sonra sen gidince yüzümün dizlerime dayanması da yine bu yüzdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandım ve aynaya bakarken bir yüzüm varmış gibi davrandım ve bende unuttuğun diş fırçanla içimdeki boşluğu temizledim. Musluğu açmak için ELLERİNİ aradım ama çoktan gitmişlerdi, aynaya baktım, senden bir işaret ararken dişlerinin göğsümdeki izdüşümlerini ve ağzında kalan bir tutam tüyü gördüm. &lt;br /&gt;Banyo bu yüzden en üst katta olmalıydı, aşağı bakarken içimi düşürecek gibi oluyordum her seferinde; ve beni en çok korku özgürleştirirdi. Öyle sanmıştım...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Uzun zaman olmadı aslında seni özgür bırakalı, sen de öylesine yasakladın bana bir çok şeyi. Ne yalan söyleyeyim bu yasaklık iyi geliyor ruhuma... Kan davası gibi aramızdaki bu tutku. Ama yine bu tutkuya borçlu tüm organlarım tazeliklerini; diriliklerini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnan beyaz karanlığım kimseye diklenmedi aydınlığım bu denli ateşle. Yüzümü görsem sen sanıyorum, korkuyla bekliyorum gözlerimin önünde var olmanı. Kimi zaman bir tren gibi ve bazen de bir rüzgar gibi geçiyorsun sokağımdan. &lt;br /&gt;Saçlarım azalıyor sen geçtikçe ve şişiyor bedenimin ölmüş hücreleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Deniz Varol"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-546357486313385396?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/546357486313385396/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=546357486313385396&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/546357486313385396'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/546357486313385396'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/02/var-ol.html' title='Dokunulmayan'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-720487900857569430</id><published>2009-02-03T22:33:00.005+02:00</published><updated>2009-02-09T22:57:47.684+02:00</updated><title type='text'>ACI</title><content type='html'>Odanın kapısından içeriyi izliyordum, yanımda bir hizmetli vardı, içeri girerken yanımda biri bulunmalıymış. İçerisi yarı karanlıktı, yatağın ucunda ve sağında bir kaç tıbbi alet vardı. &lt;br /&gt;Yatağın içinde ağrılar içinde kıvrandığını gördüm, gözlerin kapalı, yüzün her yanın şişikler içindeydi. Nefes alamadığın için boğazına bir delik açmışlardı. Saçların dökülmüş ve ellerin kurtlanmıştı. İşte o an içimin yağları eridi. Yalnızdın ve ölüyordun, intikamımı almıştım. Bir sigara yaktım ve evime doğru yola koyuldum. &lt;br /&gt;Yoo hayır, bendeki huzur değil gerzek karı, bu bir acı. İntikamın acısı. Sen ne anlarsın ki. Tek bildiğin beni aşağılamaktı, hayatımda hiç aşağılanmadım diye sen beni aşağılayamaz değildin. Ama bunu yaparken de o kadar yapmacıktın ki. Hani zaten benim olanı bana verirken bile bu kadar zorlanman bu beceriksizliğin ne kadar mutsuz bir hayat süreceğini ta o zaman göstermişti. Yaşlılığımla, tutarlılığımla dalga geçtin, farklılığımı bile sıradanlaştırdın seni kahrolası. O kara kuru ellerinle o çürük dolu ağzınla hangi mastürbasyonu tamamlayabilirdin ki. Sekiz on sigara içtim emin ol bunları ayrıntılandırırken kafamda. Senin ağrılarını değil ama acını biliyordum. Çünkü acı daha derindir bir ağrıya göre... Tüm hücreleri kaplar ve boşaltır beynin içini acımasızca. Yani acının kendisidir en acımayan. Huzur doldum anlasana... Başkalarının olduğunu bilmediğimi sanma. Ben de hep başkalarına sahiptim sen de bunu bilirsin. Ama kahrolası bir tutku düğümlenmiş alnımın yazısına. Belki eteğinin altına elimi sokmalıydım yalnız kaldığımız bir anda ve sıkmalıydım tüm civatalarını ellerimle, ya da sokmalıydım dilimi en derinlerine ağzının, seni dilimle boğmalıydım. Yapamadım hiç birini biliyorsun kahrolası.. Ama emin ol sen olmadığın için değil ben istediğim için oldu hep başkaları. Senin yetinmezliğindendir yine de doğru. Çünkü ben doyurmak için yaratıldım ama beni de biri doyurmalıydı. Sen şimdi sana erenleri doyur, ben de içimdeki ezgileri, yüzümdeki gizemleri, kalbimdeki eflatunları, elimdeki yoncaları, gecemdeki zehraları, parmaklarımdaki nişanları evlilikleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen senin ol ben var olayım. En iyisi bu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" DÖNME BİR DAHA ALLAHINI SEVERSEN "&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-720487900857569430?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/720487900857569430/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=720487900857569430&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/720487900857569430'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/720487900857569430'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/02/aci.html' title='ACI'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-262596358575927881</id><published>2009-01-29T21:30:00.006+02:00</published><updated>2009-01-29T21:38:23.324+02:00</updated><title type='text'>Beyaz Sokak</title><content type='html'>Kalktım tüm pencereleri açtım, o ise hepsini kapadı arkamdan dolanıp. Bu her sabah böyleydi, ben açmam gerekeni açıyorsam o kapatırdı; ve dahası kapatmam gerekenleri de inatla açmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bırak rüzgarı evin içini gezsin dedim sevgili canavarıma, ( Canavar dediğime bakma; ufacık bir kız). Kapatma şu pencereleri habire, ne istiyorsun nefes almamamı mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mühürleyebilse ne kadar mutlu olacaktı, şu her seferinde kocaman açtığım ağzımı biliyordum. Sonra kahvaltıya oturduğumuzda (ki beraberce oturduğumuz nadir anlardandır) aramızdaki sorunları konuşurduk. Gece o kocaman yatağı nasıl paylaşamadığımızı anlayamaz, lavaboyu önce kullanmamın bencillik olmadığına karar verir, kimin daha çirkin olduğu üzerine yapılan tartışmaların bir galibi olmayacağını hükme bağlardık. Sonunda, her sabah buna benzer küçük sorunları, inatla ve severek yaşayan gereksiz insanlardan olduğumuza oy birliğiyle karar verirdik. Sonrasında, barış çubuklarımızı tüttürürken, yeni günün özgürlükçü ve uzlaşmacı tüzüğünü hazırlardık. En uzun ömürlü barış antlaşmamızın, taş çatlasa, akşama kadar süreceğine ikimiz de emindik, dedim ya gereksizdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlen oldu mu, balkona beraberce çıkar, aşağıdan bir o yana bir bu yana geçenleri izlerdik. Balkona yakın yürüyenler olduğunda bazen kafalarına dolu dolu tükürürdü, zavallılar yukarı doğru baktıklarında ise o yeşil, alev püsküren bakışlarıyla hepsini savuştururdu. Akşama kadar sarmaş dolaş gezen bir kedi ve bir köpek misali, aslında ne olduğumuzu anladığımız vakit kavga gürültü geri geliyordu. Bu böyle gitmedi elbet, aslında böyle bir şey hiç olmadı tabi. Çünkü aslında onu hiç görmedim, o da beni görmedi. Bir balkonumuz vardı evet, beraberce oraya çıkıyor, kendimizi her seferinde bir çöp tenekesine isabetlemek için aşağı atıyorduk. Kirli kedileri beraberce temizlediğimiz, ölü sinekleri beraberce gömdüğümüz oluyordu. Ama bu dediklerim nedense hiç olmuyordu. Bunları sadece yazıyordum galiba. Sonra zaten hiçbir şey olmamış gibi gelince de biraz olsun mutlu oluyordum. En azından hala umudum olan biri vardı. İyiki de onu görmüyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben olsam bu aptal yazı için özür dilerdim önce kendimden, olmuyordum etmiyordum dolu bir salaklık. "Ama" deyip kendimi aklamayacağım en azından. Böyle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***denniswarhol***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-262596358575927881?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/262596358575927881/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=262596358575927881&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/262596358575927881'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/262596358575927881'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/01/beyaz-sokak.html' title='Beyaz Sokak'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4193831835331376859</id><published>2009-01-20T21:03:00.004+02:00</published><updated>2009-01-20T21:21:37.296+02:00</updated><title type='text'>Öylesine Bir</title><content type='html'>Yaşadığı delikten kafasını öne doğru iterek bir ana rahminden fırlar gibi çıktı sokağa Bay D.. Üstünü başını düzeltti, yırtıklarını el yordamıyla inceledi, herhangi bir yeni sökük olup olmadığına baktı. Ayakkabılarını ellerini tükürükleyerek temizledi, su içmek için camiye yöneldi. O kalabalık avluda boş boş oturanların mutlu gibi görünen yüzlerine baktı. Bulabildiği ilk güneş alan avluya uzanan küçük kedileri seyretti, sahiplerinin peşinden delice koşan köpeklerin uzaktan sinir ve hasetle izlediği bu güzel hayvanları kendine hep yakın bulmuştu. Gidip yanlarına uzanmak istedi ama ondan korkup kaçacaklarına emin olduğundan vazgeçti. Simit satan sakallıya doğru yürüdü sonra; cebindeki kuruşları toparladı ve sakallıya uzattı. İki simit gelir bunla iki mi vereyim, diye sordu beriki. İki taze simidi alıp bugün ne yapacağını düşünmek üzere parktaki tek boş banka oturdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önünden, arkasından takım elbiseli erkekler; şık tayyörlü bayanlar geçiyordu. İşlerine yetişme telaşında olan bu insanlar ona kıskanarak mı bakmalıydılar? Ona göre öyle yapmalıydılar.  Ama Bay D. onların tam aksine kendisine acıyarak baktıklarının farkındaydı; üstelik onlar hergün işyerlerinde çektikleri sıkıntının karşılığı olan paraları orada öylece oturan adamımızın eline saymaktaydılar. Bay D. bu durumu her zaman büyük bir bağışlama gibi algılıyor, onlara bu kötü dünyanın iyi insanları olmaları için bir fırsat verdiğine inanıyordu. Kendisini onların efendisi gibi görüyor; hatta onları tanrısal bir merhametle seviyor ve oradan öylece geçmelerine -bu merhametin yüzü suyu hürmetine- izin veriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Para şıngırtılarıyla bölünen düşüncelerini toparlamak için oturduğu banktan kalktı, arkasına takılan boz bir köpekle beraber yürümeye başladılar. Karşı yoldan aşağı mahallenin evsiz takımından tek kollu ve bir zenci kadar siyah olan o adamın geldiğini gördüğü an, yolunu değiştirmek için artık çok geçti. Adam ona doğru önce kapsamlı bir küfür savurdu sonra, D nin anasına söve söve onun üzerine doğru yürümeye başladı. Bay D tehlikenin kokusunu almıştı ve geldiği yöne koşmaya başladı. Hem Bay D. hem de boz köpek ölene kadar koşacaklarmış gibiydiler ve nispeten yaşlı olan kolsuzu arkalarında bir küçük siyah nokta gibi görene kadar kaçtılar.&lt;br /&gt;Sonra D. köpeğe sinirle baktı; ona bir taş atıp yanından uzaklaştırdı. Bugün ne yapması gerektiğini düşünemeyecek miydi? Bu adi köpek, şu kömür suratlı kolsuz ve o takım elbiseli köleler ona neden rahat vermiyorlardı? Herkese çok kızgındı. Şimdi yüzünde mağrur bir ifadeye dönüşen siniriyle beraber kendine bir yer arıyordu. Çok geçmeden oturabileceği bir ağaç altı gördü. Bu ağaç o kadar güzel bir ağaçtı ki onu daha önce neden görmediğine ah vah etti. Gidip ağacın dibine uzandı ve gözünü dalların arasına dikti. Gelen seslere bakılırsa milyonlarca irili ufaklı kuşla dolu olan bu ağacın altında bir an için çocukluğuna döndü. &lt;br /&gt;Anne ve babasının kavgalarını, bağrışmalarını duymamak için odasının camını açar açmaz içeri dolan o kuş cıvıltılarıyla, hayatı nasıl basitçe güzelleştirdiğini hatırladı. Bay D. bu anılarla beraber o güzel senfoniyi dinlerken kafasına düşen sert bir cismle neye uğradığını şaşırdı. Önüne düşeni eline aldığında bunun bir radyo olduğunu görmüş ve şaşkınlığı daha da artmıştı. Kafasını tekrar yukarı kaldırdığında ağaçtan birkaç cılız cıvıltı dışında herhangi bir ses gelmediğini gördü. Sonra elindeki radyoya baktı. Birkaç küçük yumruk darbesiyle radyo çalışmaya başlamış ve yüksek bir sesle kuş cıvıltıları çıkarmaya başlamıştı. Radyoyu büyük bir hırsla yere çaldı ve hayal kırıklığı ile uzaklaştı ağacın dibinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay D. için bugün gerçekten kötü bir gündü, hızlıca yürüyerek ana yola çıktı. Yanından süratle geçen arabalara aldırmadan yürüyordu ki, gürültülü bir klakson sesi işitti. Kuş sesine benzeyen bu klaksonu ardı ardına çalarak yavaşça ilerleyen, bir araba vardı tam arkasında. Öylesine yavaştı ki bu araba, bir yarışı yürüyerek bile ondan evvel bitirebilirdiniz. Ama bu yavaşlıkta çok da ağır bir rahatsızlık vardı. Yolun iyice kenarına çekildi Bay D; fakat araba geçmedi ve arkasında kuş sesleri çıkarmaya devam etti. Kimdi arabanın içindeki, ne yapmaya çalışıyordu? Bunları düşünmeye vakti yoktu. Hızla yolun kenarından aşağı doğru atladı ve toprak yolda koşmaya devam etti. Araba bir süre daha arkasından geldi ve kuş sesleri çıkarmaya devam etti ve fakat büyük siyah kayanın ardına atladığında artık peşinde hiçbir şey kalmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşuşturma onu çok yormuş ve pantolonunda yırtılmadık yer bırakmamıştı. Bugün olanlara bir anlam vermekle uğraşmayacaktı. Onun için asıl sorun bugün ne yapacağıydı. Kafasını siyah kayaya dayadı, ellerini yırtık pantolonundan içeri soktu. Rüyasında annesi ve babası kavga ederken, o radyoyu açmaya uğraşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****Bay D.****&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4193831835331376859?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4193831835331376859/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4193831835331376859&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4193831835331376859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4193831835331376859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/01/dnmek-isteye.html' title='Öylesine Bir'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4649645984871060191</id><published>2009-01-09T19:44:00.001+02:00</published><updated>2009-01-09T19:49:08.613+02:00</updated><title type='text'>Dengesiz Cambaz</title><content type='html'>Sen, ne kadar azarlasam uslanmayacak yaramaz bir çocuk gibisin hala, kabülümdür. Ellerin bir yumruk olmaya alışık, hiçbir zaman bir sevgi sunağı olmadı bana, o da kabülümdür. Saçların gözlerin içime ejderhalar salıyor. Ya kelimelerine ne demeli hepsi birer düğüm gibi boynumdaki ipe atılmış. Yazdıkların umutsuzluklar müzesi,ertelemeler dilekçesi; dedim ya hepsine kabül. &lt;br /&gt;Peki ama; hani o ara ara inci gibi dişlerinin arasından peydahlanan ve bir tanrının merhamet edişi nasıl yansırsa kapkaranlık okyanuslara öyle yansıyan bu kurumuş denize; işte o, gülmelerin. Onları nerem kabul etsin. Küçük kızım, en yakın sevgilim, SEN HANGİSİSİN?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben cambazım evet, peki üzerinde yürüdüğüm ip mi ol dedim sana, ama boynuma sarılıp beni boğman da değildi dileğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****Dennis Warhol****&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4649645984871060191?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4649645984871060191/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4649645984871060191&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4649645984871060191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4649645984871060191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2009/01/dengesiz-cambaz.html' title='Dengesiz Cambaz'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1626535873316855405</id><published>2008-12-22T23:14:00.006+02:00</published><updated>2008-12-22T23:38:59.571+02:00</updated><title type='text'>en yakın sevgilim</title><content type='html'>Sana mı, hayal kırıklığına mı tutkun bilmiyor, az kaldı tek bildiği bu. Tükeniyor umrunsa, uyuyor gibi ve sıkışıyor kalbi. Bir daha olmayacağı günü gorüyor. Sen ordasındır, tek ait olanla sana, korkunla. Kafa toprağa deger, eller iki yanda, ne zaman orada olacaktın. Tren geri de gelebilir, ama sen korkmaya devam mı edeceksin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****dennıswarhol****&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1626535873316855405?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1626535873316855405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1626535873316855405&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1626535873316855405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1626535873316855405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/12/en-yakn-sevgilim.html' title='en yakın sevgilim'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6384444345936700885</id><published>2008-12-09T14:41:00.006+02:00</published><updated>2008-12-09T15:25:10.279+02:00</updated><title type='text'>Bir Yazı</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Öyle bir yer ki; kötü olanı sürekli yapar hale gelerek onu kabullenmiş, kendinden sayabilmiş. &lt;br /&gt;Belki de; &amp;quot;zaten bir gün batıp gideceğiz ne uğraşıyoruz ki&amp;quot; diyerek vurdumduymaz tavırlarla devam ettiğini sanıyor bu hükümranlığın. Oysa ne bir başka Mesihin çıkıp kurtaracağı, ne de öyle kolay tasfiye olacak bir ülkedir Türkiye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun çıkaracağına inanılan mevzuları gündem olarak kabul etmeyen, gündemine alanları hemen terör yandaşı ilan edebilen bir medya ve hükümet sisteminden teşekkül bu topraklarda,ülkeyi aydınlığa götürüp götürmeyeceği bir yana, tartışmaya açılsa bile belki iyi sonuçlar doğurabilecek öneriler büyük bir korkuyla engelleniyor, fikir ve öneri sahiplerini aforoz etmekten ise kaçınılmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum yaşamını iyi duruma sevk için, demokratikleşme için çıkarılan hiç bir yasanın uygulanmadığı ve fakat kötüye kullanılabilecek yasaların hemen hem de tam hakkıyla kullanıldığı bir toplum, bir coğrafya. 2007 yılında POLİS VAZİFE VE SALAHİYET KANUNU'nda yapılan değişikliklerle polisin silahını bu insanların kafasında göğsünde özgürce kullanabilmesine olanak tanındı. Yine aynı hükümet eylem ve yürüyüş özgürlüğünü genişleten kararları Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde 2004 yılında almıştı. &lt;br /&gt;Yani bir yandan dışarıya hoş görünmek için bir kaç kelime oyunu yapılarak kanun yapan dalkavuklar, ama diğer yandan kendi halkından ölesiye korktuğu ve olur ya bu özgürlükler bize engel olur diye kendi canavarlarını silahlandırmak ve kurşunlarını özgürce savurabilmelerine olanak veren ağzı kanlı kodamanlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Uğur Kaymaz (13), Engin Ceber, Çağdaş Gemik gibi adı bilinen ve adları bilinmeyen onlarca insanın polisin rahatça silah kullanabilmesi, işkencelerine rahatça devam edebilmesi sonucu can vermesi.. Daha garibiyse bunu toplumun diğer bireylerinin geviş getirerek izliyor olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendiyle sürekli kavga eden, her allahın günü birbirini kazıklamaya, birilerine tecavüz etmeye çalışan, sonra da biz neden bu kadar yalnızız diyebilen aydınların ülkesi. Halkı haksız yere öldürülürken sesini çıkarmayıp, Avrupa Birliği gibi yabancı topluluklara laf atarak prim yapan sahte vatanseverlerin ülkesi. &lt;br /&gt;Bu şizofren topluluk, farklı olanı recmederek daha ne kadar yaşayabileceğini sanıyor. Vatanın bütünlüğü uydurmasının içi boşalmış bir toprakla ne işe yarayacağı düşünülüyor, zorunlu bağlılıkla bir halkın nasıl verimli bireyler olabileceğine inanılıyor. O halkı Gönüllü bağlama yoluna gitmeye çalışanları vatan haini ilan etmenin neresini milliyetçilik sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Yunanistan'daki gençlerin sokaklardaki isyanı, bu coğrafyanın karşı kıyısında yanan bu alev bu topraklara da ışık vermelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Dennis Warhol ***&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6384444345936700885?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6384444345936700885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6384444345936700885&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6384444345936700885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6384444345936700885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/12/bir-yaz.html' title='Bir Yazı'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8188106915981097136</id><published>2008-12-04T22:30:00.003+02:00</published><updated>2008-12-06T15:26:54.145+02:00</updated><title type='text'>Islak Serin Sonsuz</title><content type='html'>Kurumuş bir elma gibi duruyordu, ortadan ikiye ayrılmış; bir yarısı yenmiş, diğer yarısı kararmış… Yatağının deri ve yaldızlı kumaştan başı; elindeki bardağın kristal zengin işi görünümü ve düşecek kadar bol olmasına rağmen parmağından çıkarmadığı o şaşalı “padişah” yüzüğüyle içinde bulunduğu kötü durumu reddediyor gibiydi. &lt;br /&gt;Gençliğinde “sonuna kadar arkasındayım” dediğin o kötü alışkanlıkların cefasını böyle çekiyordun işte. Bir elin göğsüne diğeri öksürmekten şekli değişmiş ağzına değiyordu… İçeri girdiğimi gördüğünde elini bana uzatamadın. Rengi mora çalan dilinle dudaklarını ıslattın. Benimle konuşmak için yüzüme baktın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Seni kıskandığımı düşünme, bu hastalık benim ilacım oldu. Seni kıskanmıyorum; çünkü sen hasta değilsin… &lt;br /&gt;- Konuşmaya devam ediyordu, tahammül edilemez kelimeleri ard arda sıraladı; benden bir şeylerin öcünü almak istiyordu o da benim gibiydi. Bu beni rahatlattı&lt;br /&gt;- Akla yatkın olmasını beklemiyorum söylediklerinin; ama bu denli saçmalamana da şaşırdım doğrusu, dedim. Alttan almıyor, onunla alay ediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güldü, eski, güçlü yüz kaslarını göremiyordum, dudaklarının kaybolmuş çizgilerinde o zamanlardan bir görüntü aradım. Kalbini tutarak ve öksürerek biraz daha doğruldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen beni hasta olarak görme güçlü kadın, yeni biriyle tanışmışsın gibi düşün, dedi &lt;br /&gt;- Peki dedim. Güçlü bir kadın mıydım? Hala iyi düşünüyordun, beni şaşırtmaya devam etmeni istedim.&lt;br /&gt;- Buraya ne için geldin onu anlat şimdi dedin.&lt;br /&gt;- Geldim; çünkü yıllar öncesinden kalan bir sözün var. Telefonda da söylemiştim bunu sana.&lt;br /&gt;- Anlaşmamıza sadık kalmalısın: Yeni biriyim ben; hadi tekrar anlat, dedi&lt;br /&gt;Anlattım: &lt;br /&gt;- Seninle gidecektik yıllar önce dedim. Sustum birkaç saniye.&lt;br /&gt;Yüzüme baktı devam etmemi istedi&lt;br /&gt;- Gidecektik işte gelmedin; ne anlatmamı istiyorsun? Gelmek istediğini söyledin ama hep bahanelerin vardı. Sonra ben evlendim, sense kayboldun ortalardan. Ne yaptın ne ettin önemli değildi, benim evliliğim de önemli olmamalıydı senin için. Çünkü biz seninle böyle şeyler yaşamıştık. Başkalarını defalarca samimiyetsizce denemiş ve her seferinde tekrar birbirimize dönmüştük.&lt;br /&gt;Yıllar geçti, onlarca dudak yüzlerce öpüş geçti; ama ben hala, otobüse trene uçağa -her neyse ona- binerken seninle biniyordum. Yanımı senin için boş bırakıyor, kafamı uyumak için senin omzuna yaslıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- On dört sene geçmiş biliyor musun?”, diyerek saçmalamalarımın ortasına daldın. Öksürdün mendilini açıp içine yaldızlı bir tükürük bıraktın. Benimle ne yapacaksın, hastayım ben ölmek üzereyim belki de öldüm, sana o kadar uzağım ki yaşayan halimi görüyorsun hala. Evet, evet kesinlikle öldüm ben. &lt;br /&gt;- Hayır, dedim bu kez bahane kabul etmiyorum. Kalk gidiyoruz.&lt;br /&gt;Gözleri bir anda yaşla doldu;&lt;br /&gt;- Delirmiş olmalısın ben üç aydır bu yataktan dışarı adımımı atmadım&lt;br /&gt;- Şimdi atacaksın o zaman&lt;br /&gt;Kibarca uzattığım elimi, tüm gücüyle itti. Ona karşı büyük bir sevgi ve nefreti hep bir arada hissetmiştim, işte yine öyle oluyordu. Bir yandan bu kapıdan beraberce çıkıp gitmeyi delicesine istiyor, diğer yandan beynimi yıllardır kemiren özlemi için ona tüm bildiğim küfürleri saymak istiyordum. Elimi inatla tekrar uzattım, tekrar itti beni. Yüz kez uzatabilirdim elimi ona, o ise yüz kez itebilirdi. Belki tam ben vazgeçip arkamı dönerken o bu kez elini bana uzatacaktı. Biz böyleydik, hep böyleydik.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı çarpıp çıktım, sanki giden onun yaşadığı evmiş de duran benmişim gibi hissettim bir an. Gitme diye yine ben mi ısrar etmeliydim? Bu kaçıncı sondu? Sonsuzluk bu muydu? Önüme bakarak yürümeye devam ettim. Etrafta ne oluyor bitiyor bilmiyordum. Tüm gölgeler üzerime düşüyor gibiydi. Sanki her şeyin içinden geçiyordum, adeta küçük savunmazsız bir hayalettim. &lt;br /&gt;Yürüdüm, yürüdüm, seni; ölümünü düşündüm; kimsen yoktu biliyordum. Kimse kaldırmayacaktı o halde cesedini o yataktan. Benden başka… Kararımı verdim ve endişelerim birden yerini bir büyük sevince bıraktı. Ben o günden sonra her an seni izliyor olacaktım. Öldüğün gün benimle gelmen için yatağının tam ucunda olacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak bir gündü. Kendimi seninle gölgen arasında bir yerde hayal ettim. Serinledim ve her şeye kaldığım yerden devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                              &lt;br /&gt;                              ****Dennis Warhol****&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8188106915981097136?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8188106915981097136/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8188106915981097136&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8188106915981097136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8188106915981097136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/12/islak-serin-sonsuz.html' title='Islak Serin Sonsuz'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7092781633892405759</id><published>2008-12-03T21:02:00.001+02:00</published><updated>2008-12-03T21:02:35.083+02:00</updated><title type='text'>durgun</title><content type='html'>anlamlar,&lt;br /&gt;griye dogru solmaya elveri$li,&lt;br /&gt;guzellik maskesi altinda merhametsizligi oynuyorlar.&lt;br /&gt;bu dol yataginda acikca goruluyor her$ey&lt;br /&gt;curuguz, durgunuz, safiz&lt;br /&gt;kaybetmek icin variz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;at bir zar ciz yolunu&lt;br /&gt;kadife eldivenin ellerinde&lt;br /&gt;okunan bir kitap gibi acigiz a$kin kadife ellerinde&lt;br /&gt;bu fosil yataginda acikca goruluyor her$ey&lt;br /&gt;sen de ben de gorunuyoruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;curuguz, saf ve durgun&lt;br /&gt;sen de kaybetmek icin dogdun &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7092781633892405759?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7092781633892405759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7092781633892405759&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7092781633892405759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7092781633892405759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/12/durgun.html' title='durgun'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3113184283858868067</id><published>2008-11-28T22:03:00.002+02:00</published><updated>2008-11-28T22:15:47.877+02:00</updated><title type='text'>HAKLI MIYDIM?</title><content type='html'>HAKLIYDIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni, on dakika sonra tren garında beklerken bulacağımı düşünerek ( belki de buna emin olarak ) lavaboda seyrek saçlarıma şekil verdim. Tuvalet kabinlerinden birine girip gizlice sigara içerken selamlaşacağımız anı düşündüm ve yalan değil biraz gerildim. Derin bir nefes daha çektim sigaramdan, iki üç kere öksürdükten sonra ağzıma naneli şekerlerden bir tane attım. Çıkmadan son bir kez aynaya baktım, burnumun fazla silinmekten pul pul dökülen kenarlarını, mendilimin ucunu ıslatarak nemlendirdim. &lt;br /&gt;Trenin gelmiş olduğunu, garın her yanına sinmiş olan kalabalıktan anladım. Hedefime doğru yol aldığımda sağda solda uzun zaman sonra karşılaşmış oldukları belli olan bir iki kişi gördüm. Kimisi abartı bir sevinç gösterirken, kimisi vakur bir edayla ama uzun uzun el sıkışarak gösteriyorlardı o an hissettiklerini. Bu iki selamlaşma ritüeli de bana uygun değildi, ben sana sadece sıcak bir hoş geldin diyecektim. Sonra uzanarak yanaklarından o an en kızarık olanına bir öpücük konduracak ve varsa elindeki valize uzanıp almakta ısrar edecektim.&lt;br /&gt;Sonrasını düşünmediğimi sanma; garın önünden bir taksiye biniyoruz hemen ve seni güzelce karnımızı doyurabileceğimiz bir restorana götürüyorum. Sonra, elbet kaliteli bir şarap ısmarlıyorum sana; buralara kadar gelip de şarap içmemek olmaz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonuma baktım arayan sendin inmiştin galiba, bekletmeden açtım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben geldim, dedin. Sesin mutlu mutlu geliyordu, &lt;br /&gt;Neredesin tam olarak dedim sesim heyecandan mütemadiyen çatlıyordu&lt;br /&gt;Tam olarak kırmızı paltolu bir bayanın yanındayım dedin, gülerek.&lt;br /&gt;Bu bir espri olmalıydı; güldüm, bir daha soramadım yerini söylemeni bekledim.&lt;br /&gt;Saat var hani büyük, onun altındayım, dedin&lt;br /&gt;Tamam anladım. Geliyordum.&lt;br /&gt;Saati değil ama kırmızı paltolu kadını gördüm ve arkasında seni…&lt;br /&gt;Neredeyse boyun kadar büyük valizinle ve kocaman ekose paltonla devler ülkesinde kendini gizlemeye çalışan küçük bir peri kızı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba ( yeterince sıcak mıydı acaba?, dedim&lt;br /&gt;Merhaaabaaaa, dedin uzatarak a ları.&lt;br /&gt;Hoş geldin dedim, (kısa mı kestim ?) Uzanarak ikisi de çokça solgun yanaklarından herhangi birini öptüm&lt;br /&gt;Hoş buldum, çok beğendim burayı, dedin&lt;br /&gt;Daha bir şey görmedin ki dedim ve valizine uzandım. Israr etmeme gerek kalmamıştı; çünkü yorgun gözlerinle teşekkür ediyordun bana. Bir şeyler yer içeriz sonra da dinlenirsin. ( Sahi nerede kalacaktın, benim bekâr evim sana göre değildi, bir otel ayarlamış mıydın acaba? )&lt;br /&gt;Evet dinlenirim ama otel ayarlamadım ki henüz diye yapıştırdın cevabı.&lt;br /&gt;Bende kalırsın otele gerek yok dedim kibraca. Samimi değildim pek; ama seni inandırmış olmalıydım ki,&lt;br /&gt;Olur, hem de çok iyi olur, dedin.&lt;br /&gt;Düşünmedim sonrasını…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarap evinde sürekli seni ve hikâyeni dinledim. Sesin o kadar hoşuma gitmişti ki, bana ağız dolusu küfretsen bile içim büyük bir huzurla dolabilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat ilerledi. Şarap en güzel zamanlarını yaşıyordu vücutlarımızda. Sen içtikçe açıldın, açıldıkça konuştun, konuştukça durum karmaşıklaştı. Bense git gide huzursuzlaşıyordum. Neden mi? Çünkü gecenin sonunda senden “bu akşam çok güzeldi sonra yine görüşürüz” diye ayrılamayacak. Hatta beraber benim eve gidecektik. Yatacak yeri bulurdum, yere bir yatak yapar hatta durum bu kadar karmaşık olmasaydı, bu gece senin için dışarılarda yatar, hasta bile olabilirdim. Sorun değildi; ama seninle aynı odada kalmak, kokunu duymak; bugün anlattıklarını, sevgilini, planlarını, tüm var olanları unutmaya çalışmak çok zor olacaktı; sonra o an evde yaşayabileceğim tabloyu düşününce, utanmak gibi bir şey hissettim, kendimden utanmak gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimdeki mantık sahibi erkek, bundan iş çıkmaz bir bahane bul ve otele gitmesini sağla, bugünkü harcamaların için de başını taşlara vur diyordu.&lt;br /&gt;Öyle de yaptım, duygusal olan olan diğer bir yanım var mı olsaydı o nasıl davranırdı bilmiyordum. Taksiden indikten sonra, taksimetrede yazan kallavi ücreti ödememek için valizini alma bahanesiyle hemen araçtan indim. Son olarak valizini otele kadar taşıdım. &lt;br /&gt;Otelin kapısından girer girmez -muhtemelen sevgilisi olacak adamla- telefonda konuşmaya başladı, onu resepsiyonda işlemlerini yaparken bir sigara eşliğinde izledim, ağzıma nane şekerlerinden bir tane daha attım.&lt;br /&gt;Sonra, o güne kadar görülmemiş gidilmemiş bir yer, o güne kadar tanışılmamış bilinmemiş bir insan aradım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Dennis Warhol&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3113184283858868067?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3113184283858868067/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3113184283858868067&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3113184283858868067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3113184283858868067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/11/hakli-miydim.html' title='HAKLI MIYDIM?'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2844210045639033259</id><published>2008-10-11T23:03:00.003+03:00</published><updated>2008-10-11T23:17:12.749+03:00</updated><title type='text'>Prensesin şarjı biter mi ?</title><content type='html'>İki kişi gördüm ellerinde bir ince çubukla, ağızlarından dökülen ezgiye eşlik etmesi için deri kaplı bir kutuya aynı anda vuruyorlardı. İkisi de aynı ezgiyi mırıldanıyorlar ve aynı ezgiye eşlik ediyorlarken biri yaklaşık 3 saniyede bir çubuğuyla kutuya vuruyorken; diğeri o bir saniyede çubuğunu kutuya iki belki de üç kez sallıyordu. Aynı zaman dilimi aynı ses aynı notalar aynı soluk, aynı hava; kulağımda ince ve yerli seslerle kafamı tanrıma çevirip bu diyorum işte sonsuz, istenirse saniyelerin nasıl bin parçaya bölünebileceği ve istenirse nasıl bütünleştirilebileceği...&lt;br /&gt;  Şaşırıyorum dersem basit kalır prensesim biliyorum; beni son kez arayışın ve o küçücük zamana sığdırdığın üç dört yıkıcı kelime geliyor aklıma, şaşırmıyorum da prenses, sevinir gibi oluyorum, sevilir gibi, sever gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özlüyorum&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2844210045639033259?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2844210045639033259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2844210045639033259&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2844210045639033259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2844210045639033259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/10/prensesin-arj-biter-mi.html' title='Prensesin şarjı biter mi ?'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4839452028351731705</id><published>2008-09-24T20:10:00.006+03:00</published><updated>2008-09-24T22:18:02.631+03:00</updated><title type='text'>Düzensiz- Prensesim beni var ediyor</title><content type='html'>**&lt;br /&gt;Son yudumdu bu ve masadan kalkıldı. Geri dönüp bakılmadı bir şey unutlmuş mu diye. Ne önemi vardı ki diye düşünüldü, yeni birine gidilirken eskiden kalmalar bırakılmalıydı, öyle anlatılmıştı, öyle olmalıydı. Masada bıraktıklarına geri dönüp bakmanın bedelini ödemedi mi yıllarca, neden o geride kalan, sanki bir dairede dönüp duruyormuşuz gibi tekrar tekrar çıkar karşımıza . Altımızdan kayıp gider gibi herşey sanki, son düşündüğüm neydi, son sevindiğim, yediklerim içtiklerim boşaydı, gezdiklerim gördüklerim, bildiklerim, öğrendiklerim hepsi boşaydı, peki hep aynı yerde kaldıysam ben adımlarım da mı boşaydı.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıdan adımını atar atmaz paltosunu ve saçlarını ayrı yönlere savuran sert, huzur dolu bir rüzgar onu kendine getirdi. Kendine gelmekten pek memnun değildi, yolunu değiştirip daha sert bir şeyler içebileceği bir bara gitmeye karar verdi. &lt;br /&gt;Gözlerinin önünde hayatındaki tek umut bağlanabilecek kişinin, alkol dolu kusmuklarının içine gömüldüğü barda bir absinthe söyledi. Dışarı tekrar çıkmalı ve şimdi rüzgar da birden kesilivermeli hayat eğer onun istediği gibi olacaksa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarı çıktığında kravatının ucundaki kesiği farketti, nasıl olduğunu hatırlamaya çalıştı ama; hafızası kravatı neden taktığına odaklanmakta ısrar etti. İşe giderken kravat takmayan biri ve eğer yanılmıyorsa bugün de pazardı, sevgilisi yok onunla buluşmayacak o halde, bir parti mi; hangi lanet olası insan bugün doğmuş olabilirdi, kravatı boynundan çıkarıp önüne gelen ilk tenekeye atmak üzere eline sardı. Artık gitmesi gereken yere yönelmişti.&lt;br /&gt;Önce bir otobüsle gidebileceği en son noktaya gitti, oradan da bir taksiyle ışıkların artık tamamen söndüğü parka vardı, saat bir hayli geç ya da bir hayli erken sayılabilecek o zamanlardan birini gösterirken, korku denen ızdırapla yüzleşmemek için kanyak şişesini bir kaç dakikada alkol arsızı midesine boşalttı. İçeri yürümeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kravat tekrar boynunda mıydı, paltosunun ceplerinde elleri, saçları dağılmış;&lt;br /&gt;kesik kesik geçip gidenler; tüm okuduğu kitapların, tüm sarf ettiği kelimelerin, tüm dinlediği ezgilerin adlarını düşündü, tüm sevdiği kadınların, tüm dost dediklerinin, tüm seviştiklerinin, derdini dinlediklerinin, kaçtıklarının, korktuklarının, utandıklarının, gizlendiklerinin, nefret ettiklerinin ve inatla unutmadıklarının isimlerini anarak tümüne birden koca bir hınçla dümdüz gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kravata baktı; taşır mıydı milyon yıllık bir fosili bir kravat, bir palto muydu insanı hastalıktan kurtaracak, neden o ofislerde yılları çürüdü her insanın, kravatın markasına baktı, evet dedi tonlarca aşk biriktirmiş, kilolarca içki tüketmişiz ama hiç birinin yükte bir ağırlığı yokmuş. Ayaklarından çıkan ayakkabıları boşluğa düşerken kravatı neden taktığını anlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4839452028351731705?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4839452028351731705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4839452028351731705&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4839452028351731705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4839452028351731705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/09/dzensiz-prensesim-beni-var-ediyor.html' title='Düzensiz- Prensesim beni var ediyor'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3162365974342170655</id><published>2008-09-04T21:45:00.002+03:00</published><updated>2008-09-04T22:08:24.977+03:00</updated><title type='text'>Ağaçlandırmalıyım</title><content type='html'>Beni bilmek için doğdun&lt;br /&gt;O yerle bir olurken&lt;br /&gt;Sen ışıklar açıyordun dünyama&lt;br /&gt;Sessizliğin gürültüsünde bir sağır gibi&lt;br /&gt;Bir şeyler duydum&lt;br /&gt;Bir küfür, bir patlama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni bilmek için doğdun&lt;br /&gt;O yerçekimine kurban olurken&lt;br /&gt;Sen ışıklar saçıyordun cennetimden&lt;br /&gt;Bir sıcak demir gibi kalbimin üstünde&lt;br /&gt;Hissettiğimde seni&lt;br /&gt;Her an elimden uçup gidecek gibi&lt;br /&gt;Bir çırpınış bir kurtulamama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kıvılcım&lt;br /&gt;Bir yangın gözlerinin beyazıyla çevrili&lt;br /&gt;İçi yanıyor ömrümün&lt;br /&gt;Sana dokunamadığım anlarım yanıyor&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3162365974342170655?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3162365974342170655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3162365974342170655&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3162365974342170655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3162365974342170655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/09/aalandrmalym.html' title='Ağaçlandırmalıyım'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2582329461011275283</id><published>2008-09-03T21:36:00.004+03:00</published><updated>2008-09-03T22:59:34.440+03:00</updated><title type='text'>YERÇEKİMİ</title><content type='html'>Ellerimi kaloriferin peteklerinde ısıtırken o soğuk ekim sabahında, seni izliyordum, sanki sen de bana bakıyor gibiydin. Ama beni görebilmen mümkün değildi buna eminim. İnsan zaten bir noktaya en yoğunlaştığı anlarda en azını görür; ki bir süre sonra sigarayı derin derin nefeslenişinden çok derinlere dalıp gittiğini anladım; kim bilir hangi doğuştan kırık hayallerin peşindeydi hücrelerin.  &lt;br /&gt;Sonra mutfağa gittim. Senin orada kalacağına dair tek bir süphe duymadım. Sen o cama mahkum ben bu cama. Böyle değil miydi hayatımız? &lt;br /&gt;Yanılmadım, mutfaktan döndüğümde ve daha yüzlerce kez oraya buraya gidip geldiğimde hep o odada, penceren açık ve masanın başında buldum seni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaç ay oldu, kaç yıl? Bulamadım, seni benimle beni seninle tanıştıracak tek bir kelime bile, bulamadım. Belki değişir herşey diye gecelerce yaptığım aşık adam provaları. Sırf hayatta tutabilmek için. Kendimi, senin sayende. Bencilce mi? Senin bundan haberin bile yokken, bencillikten söz etmeyelim bence. &lt;br /&gt;Sen o güzel gözlerinle o kadar şefkatliydin ki, beni bilsen yeterdi biliyorum. Gelir ve başka işler için ısıtırdın ellerimi. Kedi seven bir kadın gibi acıyla gülerek gelirdin. Bilsen yeterdi biliyorum, yeterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden şimdi, yetmeyen bir şeyler var aramızda. Belki de hiç olmayan ve olsa da yetmeyecek şeyler var. Elimi uzatsam dokunamayacağım, bağırsam sesimi duyuramaycağım, öpsem kuru, sarılsam elimde kalıyor uzuvların. O kadar ki yetersiz bu yaptıklarım.&lt;br /&gt;Biliyorum, merak etme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana bakarken dalmışım, seni görmeden. Neden sonra farkediyorum seni. O masanın başında yazarken buluyorum yine. Yetmiyor mu yazdıkların sana? Tüm dünyaya yetecek gibi görünüyor masanın altındaki yığınlar oysa. Dürbünümün kesinlikle göremeyeceği küçük küçük harflerle karalanmış o kağıtlarda ne yazdığını bilemesem de seviyorum. Ellerini okumak gibi bir meziyet edinmek istiyorum mesela, az bir zaman da kalsa dert edinmek için... Her neyse o deftere karaladıkların bilmek istiyorum gerçekten. O yazdıklarından hiçbir şey anlayamasam da okumak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yapıyorum ben? Bu mu benim işim? &lt;br /&gt;Ciddileşiyor yüzüm sanırım, ellerimi petek üzerinde ısıtmaya devam ederken. &lt;br /&gt;Sen sigarayı söndürmeye mutfağın lavabosuna giderken&lt;br /&gt;Ben açık pencereden yarısına kadar aşağı sarkmış, &lt;br /&gt;Sokakta ardına takılı gözlerimle &lt;br /&gt;sana yetişmek için defalarca &lt;br /&gt;yerçekimi denen o kahrolası güce lanet ederken; &lt;br /&gt;hal böyleyken bir sigaraya mı kıyamayacağım? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak yine uzaklaşıyorum senden gözlerim bir çöp kamyonuna takılıyorken, hiç istemeden; uzaklaşıyorum amacımdan; görevimden. Toparlıyorum tüm dağılanları. Seni bekliyorum, geliyorsun yüzünü havluya kurulayarak. Benden dağılacaklar için tüm hazırlıklarım tamam mı diye düşünürken. Son kez pencerenin önünde ve sana görünmeme gibi bir derdim olmadan, çırıl çıplak çıkıyorum herşeyin önüne. Isınan ellerim artık istediği atışı yapabilir. &lt;br /&gt;Mermiyi yuvasına koyuyorum... Elindeki kalemin düşeceğine emin olarak.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2582329461011275283?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2582329461011275283/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2582329461011275283&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2582329461011275283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2582329461011275283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/09/yerekimi.html' title='YERÇEKİMİ'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2965177304328295416</id><published>2008-08-28T22:01:00.003+03:00</published><updated>2008-08-28T22:13:36.319+03:00</updated><title type='text'>ÇOKYOK</title><content type='html'>Yapabilir miyim bilmiyorum ama; bugün ilk kez denemelerine başlayacağım evet ya da hayır? Denediğim mi ne, özür dilerim ama bunu nasıl sorarsın, evet nasıl hayır? İlk kez bu umudu söküp derimden; kazıyıp kafamdan; çıkarıp gözlerimden; yok edip nefesimden; silip benliğimden; temizleyip ellerimden; atıp umrumdan evet özür dilerim senden. Sen yüreğimi söküp çöp tenekesine attın özür dilerim senden, sen umudun bini bir para dedin, beni ucuza sattın, ben mi neler mi diyorum, arabesk mi bunlar? Ağzının içindeki diline doladığım hayallerimde mi arabesk? Hasretinden kafa attığım tuğla gibi kelimeler de mi arabesk? Özür dilerim senden. Arabesk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün deneme günü, duvarın arkasında senin olmadığını ispatlama günü. Orda olmadığını değil sadece, orada olsan da UMRUNDA olmayacağını ispatlama günü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Senin Umrunda Olmadığını İspatlama Günü &lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;O gün işte, duvarın altında kalma günü yani. Hadi sen bari çekil hizasından şu yıkılan aşkın, yıkılıyor koca bir halkın ortasına, alkışlıyorlar bak, şak şak şak, bak, sesler duyuluyor, çünkü artık duvar yıkılıyor, görülecek çok insan var çok, görülecek çok hesap var. ÇOK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2965177304328295416?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2965177304328295416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2965177304328295416&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2965177304328295416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2965177304328295416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/08/okyok.html' title='ÇOKYOK'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2457402445758691575</id><published>2008-08-16T23:42:00.002+03:00</published><updated>2008-08-16T23:43:30.853+03:00</updated><title type='text'>bir yıl sekiz ay</title><content type='html'>tutkununum &lt;br /&gt;saplantımsın&lt;br /&gt;bu psikopatça kenetleniş &lt;br /&gt;hala her duyuşumda adının ilk mısrasını&lt;br /&gt;sonu gelmez bir şiir başlıyor ta ki şu ana dek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen döktükçe kaleminden &lt;br /&gt;ben kendini beğenmişliklerde&lt;br /&gt;o kadar ki bağlılık&lt;br /&gt;hiç bir kelimen başkasına değil&lt;br /&gt;hele olsun&lt;br /&gt;keserim baş harfinle ellerini&lt;br /&gt;asarım son harfine sonra kendimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra avundukça hayat güzelmiş lan derim&lt;br /&gt;avundukça avunurum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seni özledim, &lt;br /&gt;senin özlediğin kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2457402445758691575?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2457402445758691575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2457402445758691575&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2457402445758691575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2457402445758691575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/08/bir-yl-sekiz-ay.html' title='bir yıl sekiz ay'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3826380312718774745</id><published>2008-08-03T23:02:00.002+03:00</published><updated>2008-08-03T23:07:23.764+03:00</updated><title type='text'>içinden deniz geçen</title><content type='html'>aslında neydi rengin de mavi oldun&lt;br /&gt;içinden geçtiğin herşey nasıl sen oldu&lt;br /&gt;deniz;&lt;br /&gt;ismim ol dedim,&lt;br /&gt;içimden geç dedim&lt;br /&gt;geçtin; ne sen aynı kaldın &lt;br /&gt;ne ben maviye çaldım&lt;br /&gt;neden karardım deniz neden karardım&lt;br /&gt;aslında neydi rengim de karanlık kaldım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3826380312718774745?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3826380312718774745/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3826380312718774745&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3826380312718774745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3826380312718774745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/08/iinden-deniz-geen.html' title='içinden deniz geçen'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1291231976130338642</id><published>2008-07-31T22:03:00.007+03:00</published><updated>2008-08-03T22:37:13.399+03:00</updated><title type='text'>the bell tolls for unforgiven</title><content type='html'>uyma sevgili uyuma&lt;br /&gt;artık uyulmayana uy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;suya çevir ey sevgili bakışını&lt;br /&gt;göğe çevir &lt;br /&gt;izle hayatın akışını&lt;br /&gt;gerçi biliyorsun&lt;br /&gt;bunu çok kez yapacaksın&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;ama göğe çevrilmiş olan ölmekteki gözü&lt;br /&gt;seyretmekte son kez gökte beliren yüzü&lt;br /&gt;işte diyor bunu son kez yapacaksın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pişmanlıklar içinde ölmeye hazırlanan &lt;br /&gt;o yaşlı adamın içinden geçenleri duy&lt;br /&gt;yırt gitsin tüm kullanım kılavuzlarını&lt;br /&gt;artık sadece uyulmayana uy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uyma sevgili uyuma&lt;br /&gt;artık uyulmayana uy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1291231976130338642?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1291231976130338642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1291231976130338642&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1291231976130338642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1291231976130338642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/07/ters-iliki.html' title='the bell tolls for unforgiven'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8086622089248420931</id><published>2008-07-25T23:11:00.007+03:00</published><updated>2008-07-26T00:04:13.449+03:00</updated><title type='text'>LUNAPARK</title><content type='html'>Kanıma karışan en limonlu anlarımın tanığı,&lt;br /&gt;Bir tek o duyuyordu biliyorum sevinç çığlıklarımı ve hemen ardından azalarak duyulmayan kalp çarpıntılarımı. &lt;br /&gt;Çırpınan ve kusan bir genç adamın, ortalarına yığıldığı o hoş zaman geçirme makineleri; onlar, sabaha karşı ışıkları söndüğünde, kimi korkuttuklarını iyi bilirler. İşte şimdi ortalarında yatan, onlara meydan okumaya gelip mağlup olan o adam, her gece penceresinden tir tir titreyen gözleriyle onları izleyen o mutsuz ve korkusuz adam... &lt;br /&gt;Evrenin tüm lunaparkları terk edilmiş eğlencelerin, yapmacık iyiyimlerin, yalnız sevişmelerin, olmaz umutların, aydınlatmayan ışıkların ve iyiyi kötüyü karıştıran karşılaştıran, çocuk cıvıltılarının ölüm çığlıklarına karıştığı bir hengameydi aslında ve o bu yüzden buradaydı,&lt;br /&gt;sonra ucuz deniz kumunun üstünde yatan cesedinin kafasını kaldırdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni bir gondolun altına göm prensesim&lt;br /&gt;hızla inerken içindeki aç maymunlar &lt;br /&gt;ciğerlerine dolsun ölü nefesim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Limon tozu azalırken kanımda&lt;br /&gt;Eteği prensesin, tertemiz alnımda&lt;br /&gt;Bir sigara uğruna halkalar yedim burnuma&lt;br /&gt;Bir hiç uğruna eğlendim seninle doya doya&lt;br /&gt;Kıvrılırken göğün ucunda dönmedolap&lt;br /&gt;Bıraktım kendimi aşağı &lt;br /&gt;Çok eğlendim lunapark&lt;br /&gt;Orada kaldı cesedim bir gondolun altında&lt;br /&gt;Korkmayın benim dolaşan aç karnınızda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8086622089248420931?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8086622089248420931/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8086622089248420931&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8086622089248420931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8086622089248420931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/07/lunapark.html' title='LUNAPARK'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3696797049481695490</id><published>2008-07-21T21:31:00.004+03:00</published><updated>2008-07-21T21:59:19.684+03:00</updated><title type='text'>bugünden başlar her şey</title><content type='html'>sabah; &lt;br /&gt;"'tütün çocuklar'ın cesetlerinin üzerinden başlayan"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oturduğum bacak arasından &lt;br /&gt;dudaklarının sonsuz aralığına &lt;br /&gt;bu eski binaların arasından &lt;br /&gt;bir çıkar yola bağla beni &lt;br /&gt;hadi bağla artık &lt;br /&gt;kara çarşaflarla, beyaz örtülerle&lt;br /&gt;kafa atılası mezar tahtalarına&lt;br /&gt;saçının özenli örgüleriyle&lt;br /&gt;bağla &lt;br /&gt;yetiyor boğmaya zaten&lt;br /&gt;ölüm gibi oluyor &lt;br /&gt;oram buram&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; ve akşam&lt;br /&gt;çöpçünün götürdüğü cesetlerle okunan ezanlar&lt;br /&gt;seni özler inanırken uzakta olduğuna &lt;br /&gt;onu ister diğeri sanarken seni&lt;br /&gt;diğerini sever ve bilir seni bulduğunu&lt;br /&gt;bulunca bağlandım sanınca, kanınca yani &lt;br /&gt;tüm gözlerinle; içi yeşil yeşil &lt;br /&gt;gözlerinin mor mor altından bir de&lt;br /&gt;iki sevdiğim renk oluveriyorsun&lt;br /&gt;her yer karanlık olmadan hemen önce &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;ve gece &lt;br /&gt;senin üzerinden başlarsam saymaya&lt;br /&gt;güneş doğana dek üzerinden batarsam&lt;br /&gt;sabah malum çocukların cesetleriyle uyanıyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3696797049481695490?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3696797049481695490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3696797049481695490&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3696797049481695490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3696797049481695490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/07/bugnden-balar-her-ey.html' title='bugünden başlar her şey'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1329332345612561428</id><published>2008-07-18T22:06:00.004+03:00</published><updated>2008-07-18T23:03:47.128+03:00</updated><title type='text'>özenerek</title><content type='html'>ne zaman bir başkasını tanısa&lt;br /&gt;hemen bu o derdi safça&lt;br /&gt;kalbinin arkasından dolaşarak yaftalardı herşeyi&lt;br /&gt;kaybettiklerini aramazken&lt;br /&gt;kazandıklarını bağrına basardı büyük bir riya ile&lt;br /&gt;oysa zaten bu öğretilemeyendi bile&lt;br /&gt;ki doğru olan tüm kitaplarda yok sayılandı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugünden başlar herkes yolculuğa değil mi deniz&lt;br /&gt;denize tükürsen de bi bok olmaz değil mi&lt;br /&gt;işesen sıçsan deniz hala deniz&lt;br /&gt;oysa sümüksü bir damlaydık biz&lt;br /&gt;oysa sümüksü bir damlayız biz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul, çabuk, oku bunları&lt;br /&gt;ne zaman tanıdım seni bilmiyorum&lt;br /&gt;ama sen o sun&lt;br /&gt;farklı olan ama aslında olması gerekensin&lt;br /&gt;burası arka kapısı kalbin &lt;br /&gt;hoşgeldin hoşgeldin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1329332345612561428?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1329332345612561428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1329332345612561428&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1329332345612561428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1329332345612561428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/07/zenerek.html' title='özenerek'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7552866872657932502</id><published>2008-07-11T00:10:00.003+03:00</published><updated>2008-07-11T00:18:29.729+03:00</updated><title type='text'>bana yazsaydın ben de sana yazardım</title><content type='html'>mutlu ol&lt;br /&gt;sen bugün gülmeyi öğrendin&lt;br /&gt;bir kadının dudak boyasından akarken&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen bugün kanmayı öğrendin&lt;br /&gt;bir kadının gözyaşlarını içerken&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen bugün aldanmayı öğrendin&lt;br /&gt;bir kadının portföyünde savrulurken&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çünkü sen bugün bir kadını öğrendin&lt;br /&gt;mutlu olmayı öğrendin yani&lt;br /&gt;çünkü sen bugün anladın ki&lt;br /&gt;aşık gülmeyi bilene olunur&lt;br /&gt;olunur da nolur &lt;br /&gt;peki olunur da nolur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7552866872657932502?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7552866872657932502/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7552866872657932502&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7552866872657932502'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7552866872657932502'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2008/07/bana-yazsaydn-ben-de-sana-yazardm.html' title='bana yazsaydın ben de sana yazardım'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8572617725153066127</id><published>2007-12-10T22:46:00.001+02:00</published><updated>2007-12-10T22:46:35.770+02:00</updated><title type='text'>attila ilhan</title><content type='html'>kimi sevsem sensin / hayret&lt;br /&gt;sevgin hepsini nasıl degiştiriyor&lt;br /&gt;gözleri maviyken yaprak yeşili&lt;br /&gt;senin sesinle konuşuyor elbet&lt;br /&gt;yarım bakışları o kadar tehlikeli&lt;br /&gt;senin sigaranı senin gibi içiyor&lt;br /&gt;kimi sevsem sensin / hayret&lt;br /&gt;senden nedense vazgeçilemiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;herşeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet&lt;br /&gt;sarışın başladığım esmer bitiyor&lt;br /&gt;anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli&lt;br /&gt;dudakları keskin kırmızı jilet&lt;br /&gt;bir belaya çattık / nasıl bitirmeli&lt;br /&gt;gitar kımıldadı mı zaman deliniyor&lt;br /&gt;kimi sevsem sensin / hayret&lt;br /&gt;kapıların kapalı girilemiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimi sevsem sensin / senden ibaret&lt;br /&gt;hepsini senin adınla cağırıyorum&lt;br /&gt;arkamdan şımarık gülüşüyorlar&lt;br /&gt;getirdikleri yağmur / sende unuttuğum&lt;br /&gt;hani o sımsıcak iri çekirdekli&lt;br /&gt;senin gibi vahşi öpüşüyorlar&lt;br /&gt;kimi sevsem sensin / hayret&lt;br /&gt;in misin cin misin anlamıyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8572617725153066127?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8572617725153066127/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8572617725153066127&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8572617725153066127'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8572617725153066127'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/12/attila-ilhan.html' title='attila ilhan'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5447767334537981708</id><published>2007-12-04T23:36:00.000+02:00</published><updated>2007-12-05T17:39:46.649+02:00</updated><title type='text'>Yazacak Hiçbir $ey Yok ( dikkat arabesk!!! )</title><content type='html'>Kırmızı tuğlalarla örülmüş bir duvar şimdi ve burada bir kapı vardı eskiden. Seninle kavga etmek de güzeldi. Kapılarımıza kırk kilit bile iyiydi hiç yoktan. Kapısız kalışımız ömür çürütür; de artık bu nemli duvarın ardında. &lt;br /&gt;      Ardından yüzlerce alıcısız mektup, göndericisiz kartpostal ve acemice yazılar peydahlanır ve satır sonunu göremeyince adına şiir dedikleri; onlar işte. Kimse şair demezdi bana, aşık dedikleri olurdu bazen ama en çok şey dediler: &lt;br /&gt;"Gözleri ne manasız" dediler içlerinden; dışlarından "pek soluksunuz bugün". En çok ne dediler gerçekten. İçimden söylememek geçiyor; zaten şimdilerde kendisi (ben) her şeye gülüp geçiyor(um).&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;En çok "ağzının içini" öpeyim isterdim, dışavurarak seveyim seni isterdim, tüm göğüslerini bir kere de sığdırayım avuçlarıma, saçlarını boynuma dolayayım soluksuz kalana... &lt;br /&gt;      Olmaz olamaz hiçbiri. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Evkaf katibi şemsettin sami bey&lt;/span&gt; imsi bir dalkavukluk içinde yaşadım tüm yıllarımı, ve hala da öyledir bu beş parasız kalbim. Yoksa kalkıp yıkmaz mıydı şuncacık duvarı. İndirmez miydi balyozu kırmızı tuğlalarına da yağlı harcına da. Böyle bekleyip ölmeye mahkum sanar mıydı kendini? &lt;br /&gt;Ah yanılsamalar, ah algılarım, ah kapılarım. Beni bana bırakmadınız, beni anlamadınız, beni o güzelliğe anlatamadınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5447767334537981708?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5447767334537981708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5447767334537981708&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5447767334537981708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5447767334537981708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/12/u-krmz-tulalarla-rlm-duvar-burada-bir.html' title='Yazacak Hiçbir $ey Yok ( dikkat arabesk!!! )'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8493161139765993023</id><published>2007-10-03T13:00:00.000+03:00</published><updated>2007-10-04T00:12:40.532+03:00</updated><title type='text'>YARIM</title><content type='html'>Semih, salondaki kanepede son üç ayda başından geçenleri, hayatının birden nasıl değiştiğini düşünüyordu;&lt;br /&gt; -Geçmiş olsun semih, geçmiş olsun semih, geçmiş olsun, geçmiş...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hastalığı gerçekten geçmiş miydi bilmiyordu, doktorlar öyle diyordular. Yarısını aldık akciğerinizin Semih bey, son derece başarılı bir ameliyattı. Vücudunuz tedaviye olumlu tepki falanı, ilaçlarınızı düzenli kullanmalısınız yalanı. Şu ilacı semih bey yemeklerden sonra, şunun yemeklerle ilgisi yok semih bey ha ha ha. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semih yatak odasına kulak kabarttı:&lt;br /&gt;"37 yaşındayım, evliyim, şu içeride horlayan 10 yıl önceki büyük aşkımdır" &lt;br /&gt;Sağolsun; sayesinde iyiyim; bana iyi baktı karım. Yeri gelmişken belirtmek isterim ki; bu hastalığın "geç"mesinde emeği geçen tüm dostlarıma; geçmiş olsun dileklerini esirgemeyen tüm ziyaretçilerime teşekkürü bir borç bilirim. Reveransssss.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülüp geçti söylediklerine. Geçmedin biliyorum dedi - hastalığıyla konuşuyordu- biliyorum; çünkü oradasın ve beni duyuyor bana cevap veriyorsun. Eşinin horultularını işitti tekrar. Sonra geceden beri hiç kapatmadığı televizyona baktı boş boş, bir türlü aydınlanmayan odaya, eve... Biraz sonra arabasının alarmıyla irkildi, oysa günlerdir ilk kez uykuya dalmıştı. Lanet etti ve doğruldu;&lt;br /&gt;Balkondan aşağı sarkıp arabasını gördü, birinin arabayla uğraştığını ve "iş"ini bitirmek üzere olduğunu da gördü. İstifini bozmadan izledi olanları. Sonra içeri girdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynada yüzüne bakarken, arabasının çalışan motorunun sesini işitti. Bir an olsun karısının horlamalarını bastıran bu ses için, şükretti tanrıya. &lt;br /&gt;Eline aldığı kalemle aynaya şunları yazdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tanrım sen bir hırsızsın, arabamı da, hayatımı da sen çaldın, sana şükürler olsun"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8493161139765993023?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8493161139765993023/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8493161139765993023&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8493161139765993023'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8493161139765993023'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/10/parler-cur.html' title='YARIM'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1985862781032407511</id><published>2007-10-03T12:05:00.001+03:00</published><updated>2007-10-03T12:06:47.831+03:00</updated><title type='text'>kimse bilmesin seviyorum</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=Z7ZucE_olEs"&gt;&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Z7ZucE_olEs"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Z7ZucE_olEs" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1985862781032407511?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1985862781032407511/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1985862781032407511&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1985862781032407511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1985862781032407511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/10/blog-post.html' title='kimse bilmesin seviyorum'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-408237535958969379</id><published>2007-09-22T18:16:00.000+03:00</published><updated>2007-09-22T18:24:25.208+03:00</updated><title type='text'>PİYANGO - Shirley Jackson (Çev.Egemen İmre)</title><content type='html'>27 Haziran sabahı gökyüzü bulutsuz ve güneşli, bir yaz gününün insanın içini ısıtan sıcaklığıyla dopdoluydu; çiçekler rengarenk açmış, otlarsa yemyeşildi. Köy halkı meydanda, postaneyle banka arasında, saat 10 civarında toplanmaya başlamıştı. Bazı kasabalarda o kadar çok insan vardı ki piyango iki gün sürüyordu ve daha 20 Haziran’da başlamışlardı. Ama aşağı yukarı üç yüz nüfuslu bu köyde, bütün piyango iki saatten az sürüyordu, öyle ki sabah 10’da başladıkları halde köy ahalisi öğlen yemeğinde evlerinde oluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki önce çocuklar toplandı. Okullar daha yeni yaz tatiline girmişti ve özgürlük hissi çoğunda hala biraz eğreti duruyordu; bir süre sessiz sedasız bir araya geliyor, sonra patırtı gürültüyle oyunlarına dalıyorlardı. Ve hala sınıftan ve öğretmenden, kitaplardan ve yedikleri azarlardan konuşuyorlardı. Bobby Martin daha şimdiden ceplerini taşlarla doldurmuştu, diğer çocuklar da onu örnek alıp en yuvarlak ve pürüzsüz taşları toplamakta gecikmediler. Bobby ve Harry Jones ve Dickie Delacroix –köy halkının deyişiyle ‘Dellacroy’- sonunda topladıkları taşları meydanın bir köşesine bir tepecik yapıp diğer oğlanların saldırılarına karşı göz kulak olmaya başladılar. Kızlar bir kenarda durmuş kendi aralarında konuşuyor, yandan bakışlarla (omuzlarının üzerinden?) oğlanları izliyorlardı. Daha da küçüklerin kimisi toz toprağın içinde yuvarlanıp duruyordu kimisi de ağabey ve ablalarının ellerine sıkıca yapışmış haldeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa süre sonra erkekler de, çocuklarını izleyerek, hasattan ve yağmurdan traktörlerden ve vergilerden konuşarak toplaşmaya (bir araya gelmeye?) başladılar. Köşedeki taş yığınından uzakta, kendi aralarında sessizce şakalaşıp, gülmek yerine gülümsemekle yetindiler. Kadınlar, üstlerinde solmuş evlik kıyafetleri ve kazaklarıyla, erkeklerden kısa bir süre sonra geldiler. Kocalarının yanına giderken selamlaşıp en son dedikoduları birbirlerine anlattılar. Kısa süre sonra, kocalarının yanından çocuklarına seslenmeye başladılar. Dört beş kez çağrıldıktan sonra, çocuklar isteksizce annelerinin yanına gittiler. Bobby Martin annesinin elinden kurtulup gülerek köşedeki taş yığınına doğru koştu. Babası sesini yükseltince çabucak gelip en büyük ağabeyiyle babası arasında yerini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyango –meydandaki dans, gençlik kulübü ve Cadılar Bayramı gibi- sosyal aktivitelere ayıracak zamanı ve enerjisi olan Bay Summers tarafından idare ediliyordu. Yuvarlak suratlı, neşeli bir adamdı; kömür işletmesinin başındaydı. İnsanlar onun için üzülüyorlardı, çocuğu yoktu ve karısı da cadalozun tekiydi. Siyah tahta kutuyla meydana geldiğinde köy halkında hafif bir uğultu başladı. Onlara el sallayıp ‘kusura bakmayın biraz geciktim,’ dedi. Postacı Bay Graves üç ayaklı bir sandalyeyle onun peşinden geliyordu. Sandalye meydanın ortasına kondu ve Bay Summers da elindeki siyah kutuyu üzerine yerleştirdi. Köy halkı sandalyeden uzak duruyordu ve Bay Summers ‘Birileri bana yardım edebilecek mi?’ dediğinde bile insanlar çekindiği belliydi. Bay Martin ve en büyük oğlu Baxter öne çıkıp kutuyu tutarken Bay Summers da içindeki kağıtları karıştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyangonun orijinal zımbırtıları uzun zaman önce kaybolmuştu ve şu an sandalyenin üzerinde duran siyah kutu kasabanın en yaşlısı İhtiyar Warner’ın bile doğumundan öncesinde kullanılmaya başlanmıştı. Bay Summers sık sık yeni bir kutu yapmaktan bahis açsa da, köy halkı siyah kutunun onlara ifade ettiği kadarcık geleneği dahi bozmak istemiyorlardı. Söylentilere göre bu kutu bir önceki, köyü ilk kuranların kullandığı kutunun parçalarından yapılmıştı. Her yıl, çekilişten sonra, Bay Summers yeni bir kutu yapmak yeniden işini ortaya atar, ama her yıl konu kimse bir şey yapmadan unutulur giderdi. Siyah kutu her yıl daha da döküntü görünüyordu: artık tamamen siyah değil, bir kenarından kötü şekilde parçalanmış, alttan tahtanın kendi rengi görünmeye başlamıştı. Yer yer rengi solup lekelenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Martin ve en büyük oğlu Baxter kutuyu tutarken Bay Summers da içindeki kağıtları eliyle güzelce karıştırdı. Geleneklerin çoğu unutulduğu veya terk edildiği için Bay Summers eskiden kullanılan küçük tahta plakalar yerine kağıt parçaları kullanılmasını sağlamayı başarmıştı. Bay Summers’a göre, köy küçücükken tahta parçaları kullanmakta bir sakınca yoktu ama artık kasabanın nüfusu yüzü aşmış ve de daha da artarken tahta kutuya daha rahat sığabilecek bir şeylere ihtiyaç vardı. Çekilişten önceki gece Bay Summers ve Bay Graves kağıtları hazırlayıp kutuya koymuş, kutuyu da Bay Summers ertesi sabah köy meydanına götürünceye kadar kömür şirketinin kasasına koyup kilitlemişlerdi. Yılın geri kalanında kutu kaldırılır, orada burada saklanırdı. Bir yıl Bay Summers’ın ahırında kalmış, bir başka yıl da postanede ayak altında geçirmişti. Bazen de Martin’in bakkal dükkanında bir rafa kaldırılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Summers çekilişi başlatmadan önce yerine getirilmesi gereken epey angarya vardı. Listeler hazırlanmalıydı: ailelerin en büyükleri, hane reisleri ve her bir hanenin nüfusu. Postacının çekiliş memuru olarak Bay Summers’a usulünce yemin ettirmesi vardı. Bazıları, bir zamanlar, bir tür şarkının söylendiğini hatırlıyorlardı; her sene adetten olduğu için söylenen, ahenksiz bir tür ilahiydi bu. Bazıları çekiliş memurunun ilahiyi söylerken ayağa kalkması gerektiğine inanıyorlardı; bazılarıysa insanların arasında dolaşması gerektiğine. Ama uzun yıllar önce işin bu kısmı savsaklanıp terk edilmişti. Ayrıca, memurun, kutudan her kağıt çekene hitap ederken kullandığı özel bir selamlama da vardı; ama, zamanla bu da terk edilmişti. Şu ara, sadece memurun kağıt çekmek için sırası gelen kişiyle konuşması yeterli görülüyordu. Bay Summers bu işlerde çok iyiydi; tertemiz beyaz gömleği ve kot pantolonunu giymiş, bir elini siyah kutunun üzerine umursamaz bir ifadeyle koymuştu. Bay Graves ve Martinlere durmaksızın bir şeyler anlatırken çok önemli biri gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Summers sonunda konuşmayı bırakıp bir araya toplanmış köy halkına döndüğü sırada Bayan Hutchinson, kazağı omuzlarında, alelacele meydana doğru seğirtti ve kalabalığın arkalarında yerini aldı. Yanındaki Bayan Delacroix’a dönüp,&lt;br /&gt;“Basbayağı unutmuşum hangi gün olduğunu yahu,” dedi ve ikisi de hafifçe güldüler. “Benim herif arkada odunları yığıyor sanıyordum,” diye devam etti Bayan Hutchinson,&lt;br /&gt;“sonra pencereden baktım ki çocuklar gitmiş, sonra bir hatırladım ki bugün yirmi yedisi; hemen koştum geldim.”&lt;br /&gt;Ellerini önlüğüne sildi. Bayan Delacroix, “Ama vaktinde geldin, hala orada çene çalıyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayan Hutchinson boynunu uzatıp kalabalığın üzerinden kocasına ve çocuklarına bakmaya çalıştı ve onları ön tarafa yakın bir yerlerde gördü. Bayan Delacroix’nın omzuna dokunup veda etti ve kalabalığın arasından kendine yol açmaya çalıştı. İnsanlar kenara çekildi, bir iki kişi neredeyse herkesin duyabileceği bir sesle “Senin hanım da geldi, Hutchinson”, “Yetişti işte Bill” diye seslendiler. Bayan Hutchinson kocasına ulaştı. Onu bekleyen Bay Summers da neşeyle, “Sensiz başlayacağımızı düşünmeye başlamıştım, Tessie,” dedi. “Tabakları bulaşık bırakamazdım di’mi, Joe?” diye sırıtarak yanıt verdi. Kalabalıktan cılız kahkahalar yükseldi ve insanlar tekrar kalabalıktaki yerlerini aldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi bakalım,” dedi Bay Summers ciddi bir şekilde, “artık şunu bitirelim de işimize gücümüze dönelim. Eksiğimiz var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dunbar,” dedi kalabalıktan birkaç kişi, “Dunbar yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Summers listesini kontrol etti. “Clyde Dunbar.” dedi. “Doğru, bacağı kırıktı değil mi? Onun yerine kim çekiyor?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben. Herhalde yani.” dedi bir kadın. Bay Summers dönüp kadına baktı. “Karı kocası için çekiyor,” dedi Bay Summers “Yaşı gelmiş bir oğlun yok mu, Janey?” Aslında Bay Summers da, köy ahalisi de yanıtı gayet iyi biliyordu; ama, çekiliş memurunun görevi böyle soruları resmen sormayı gerektiriyordu. Bay Summers Bayan Dunbar’ın yanıtını kibarca dinlemeye başladı.&lt;br /&gt;“Horace daha on altısına basmadı,” dedi Bayan Dunbar üzüntüyle. “Herhalde bu sene benim adamın yerini benim almam gerekecek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Summers “Tamam,” dedi. Elindeki listeye bir şeyler karaladı. Sonra “Watson mu çekecek bu yıl?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalığın içinden uzun boylu bir delikanlı elini kaldırdı. “Burada,” dedi. “Annem ve kendim için çekeceğim.” Gergin bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. Kalabalıktan “Aferin delikanlı,” “Evin erkeği annesinin yerine çekecek” sesleri yükselirken başını eğdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam,” dedi Bay Summers, “Herhalde tamamız. İhtiyar Warner gelebildi mi?”&lt;br /&gt;Kalabalıktan “Burada,” diye bir ses yükseldi ve Bay Summers onaylar şekilde başını salladı.&lt;br /&gt;Bay Summers hafif bir öksürükle boğazını temizleyip listeye baktığında kalabalığa bir sessizlik çöktü. “Hazır mıyız?” diye seslendi, “Şimdi isimleri okuyacağım, öncelikle aile reislerini, herkes de gelip kutudan bir kağıt çekeceksiniz. Herkes sırasını savana kadar kağıtları açmak yok. Anlaşıldı mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işi o kadar çok defa görüp geçirmişlerdi ki herkes talimatları yarım kulakla dinledi. Çoğunluk sessizdi; dudaklarını ıslatıyor, birbirlerine bakmıyorlardı. Sonra Bay Summers elini kaldırdı ve “Adams,” diye seslendi. Bir adam kalabalıktan sıyrılıp öne çıktı. Bay Summers “Selam Steve,” dedi. Öteki de “Selam Joe,” diye yanıtladı. Birbirlerine gergin bir şekilde gülümsediler. Bay Adams siyah kutuya elini daldırdı ve katlanmış bir kağıt parçası çıkarttı. Bir köşesinden sıkıca tutup alelacele kalabalıktaki yerini aldı. Ailesinden biraz uzakta durmuş, elinde bakmıyordu.&lt;br /&gt;“Allen,” diye seslendi Bay Summers. “Anderson… Bentham.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki piyango arasında pek bir zaman yok gibi geliyor artık,” dedi Bayan Delacroix arka sıradaki Bayan Greaves’e.“Sanki öncekini daha geçen hafta yapmışız gibi.”&lt;br /&gt;“Zaman gerçekten de çabuk geçiyor,” dedi Bayan Greaves.&lt;br /&gt;“Clark… Delacroix”&lt;br /&gt;“İşte benimki de gidiyor,” dedi Bayan Delacroix. Kocası öne çıkarken o da nefesini tutuyordu.&lt;br /&gt;Bay Summers “Dunbar,” diye seslenince Bayan Dunbar kutuya doğru yöneldi. Bir kadın “Haydi Janey,” diye yüreklendirdi. Bir başkası da “İşte gidiyor,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayan Greaves “Sıra bizde,” dedi. Bay Graves’in kutunun yanından dolaşıp ciddi bir ifadeyle Bay Summers’ı selamlayışını, sonra da kutudan küçük bir kağıt parçası çıkarışını izledi. Artık kalabalığın her tarafında iri ellerinde küçük kağıt parçalarını sıkı sıkıya tutup gergin bir şekilde evirip çeviren erkekler vardı. Bayan Dunbar ve iki oğlu bir arada duruyordu. Bir kağıt parçasını da Bayan Dunbar tutuyordu.&lt;br /&gt;“Harburt… Hutchinson.”&lt;br /&gt;Bayan Hutchinson, “Çık meydana, Bill,” dedi. Yakınındakiler gülüştüler.&lt;br /&gt;“Jones.”&lt;br /&gt;“Diyorlar ki,” diye söze başladı Bay Adams, yanında duran İhtiyar Warner’a dönüp, “kuzeydeki köyde piyangoyu bırakmayı düşünüyorlarmış.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar Warner hoşlanmadığını belirtircesine burnundan soludu. “Bir avuç ahmak,” dedi. “Gençlere baksan, hiçbir şeyi beğenmezler. Sonra bi’ bakıcan mağaralarda yaşamaya başlıycaklar, kimse çalışmıycak, öyle yaşayıp gidicekler. Eskiden bi’ deyiş vardı, ‘Piyango haziranda, mısır hasadı yolda’ diye. Sonra haşlanmış sıçankulağıyla meşe palamudu yemeye başlardık. Piyango hep vardı,” diye aksilendi. “Genç Joe Summers’ın orada milletle şakalaşması bile yeterince kötü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bazı yerlerde piyangoyu bıraktılar bile,” dedi Bay Adams.&lt;br /&gt;“İşin sonu kötüye varır,” dedi İhtiyar Warner. “Bir avuç genç ahmak.”&lt;br /&gt;“Martin.” Bobby Martin babasının ileri çıkışını izledi. “Overdyke… Percy.”&lt;br /&gt;“Acele ediverseler.” dedi Bayan Dunbar, oğluna. “Acele ediverseler.”&lt;br /&gt;“Neredeyse bitti sayılır,” dedi oğlu.&lt;br /&gt;“Koşup babana haber vermeye hazırlan,” dedi Bayan Dunbar.&lt;br /&gt;Bay Summers kendi ismini okudu, bir adım atıp kutudan bir kağıt çekti. Sonra “Warner,” diye seslendi.&lt;br /&gt;“Piyangodaki yetmiş yedinci yılım,” dedi Warner kalabalıktan sıyrılırken. “Yetmiş yedinci defa.”&lt;br /&gt;“Watson.” Uzun boylu delikanlı sarsakça öne çıktı. Biri “Rahat ol, Jack,” diye seslendi. Bay Summers da “Acelemiz yok, evlat,” dedi.&lt;br /&gt;“Zanini.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra uzun, kimsenin nefesinin dahi duyulmadığı bir sessizlik oldu; ta ki Bay Summers, elindeki kağıt parçasını havaya kaldırıp “Tamamız arkadaşlar,” dedi. Bir an için kimse hareket edemedi, sonra bütün kağıtlar aynı anda açılıverdi. Bütün kadınlar aynı anda konuşmaya başladı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kimmiş?,” “Kimdeymiş?,” “Dunbarlar mı?,” “Watsonlar mı?” Ardından sesler “Hutchinsonlar’da. Bill. Bill’e çıktı.” demeye başladılar.&lt;br /&gt;Bayan Dunbar büyük oğluna “Koş babana haber ver,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalık Hutchisonları görmek için çevresine bakınmaya başladı. Bill Hutchison sessizce duruyor, başını eğmiş elindeki kağıda bakıyordu. Aniden Tessie Hutchison Bayan Summers’a “Ona istediği kağıdı seçecek zamanı vermedin. Seni gördüm. Haksızlık bu!” diye bağırdı.&lt;br /&gt;“Mızıkçılık yapma Tessie,” diye seslendi Bayan Delacroix. Bayan Graves “Hepimizin şansı eşitti,” diye ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kapa çeneni, Tessie” dedi Bill Hutchison.&lt;br /&gt;“Evet arkadaşlar,” dedi Bay Summers, “bu işi epey çabuk hallettik, elimizi biraz çabuk tutarsak her şey vakitlice bitmiş olur.” Elindeki ikinci listeye göz gezdirdi. “Bill,” dedi, “bütün Hutchisonlar için sen çekeceksin. Ailenizde başka hane var mı?”&lt;br /&gt;“Don ve Eva var,” diye seslendi Tessie. “Onlar da şanslarını denesinler!”&lt;br /&gt;“Kızlar kocalarının ailesiyle çekilişe girerler, Tessie,” dedi Bay Summers olanca kibarlığıyla, “Sen de buradaki herkes gibi biliyorsun bunu.”&lt;br /&gt;“Haksızlık bu,” dedi Tessie.&lt;br /&gt;“Sanırım başka kimse yok, Joe,” dedi Bill Hutchison üzgün bir ifadeyle. “Kızım kocasının ailesiyle çekilişe katılır tabii, bu gayet adil. Çocuklardan başka da bir akrabam yok.”&lt;br /&gt;“Şu halde, tüm aile için çekilişi yapacak olan sensin,” diye açıkladı Bay Summers, “sizin hane için çekilişi yapacak olan da tabii, değil mi?”&lt;br /&gt;“Öyle,” diye onayladı Bill Hutchison.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaç çocuğun var Bill?” diye sordu Bay Summers resmi bir şekilde.&lt;br /&gt;“Bill var, Jr. ve Nancy. Bir de küçük Dave. Bir de Tessie’yle ben.”&lt;br /&gt;“Tamam o zaman,” dedi Bay Summers. “Harry, kağıtları topladın mı?”&lt;br /&gt;Bay Graves kafasıyla onaylayıp elindeki kağıtları kaldırdı. “Kutuya koy bakalım o zaman,” dedi Bay Summers. “Bill’inkini alıp içine at.”&lt;br /&gt;“Bence baştan başlamamız gerek,” dedi Bayan Hutchison yapabildiği kadar sessiz bir şekilde. ”Haksızlık var diyorum. Yeterince zaman tanımadın. Herkesler gördü bunu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Graves beş tane kağıt parçası seçti ve kutuya koydu ve bunlar dışındakileri yere bıraktı. Yerdeki kağıtlar esintiyle havalanıp uçuştular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayan Hutchinson “Herkese diyorum, dinleyin,” diye çevresindekilere söyleniyordu.&lt;br /&gt;“Hazır mısın, Bill?” diye sordu Bay Summers ve Bay Hutchinson eşiyle çocuklarına çabucak bir bakış atıp başıyla onayladı.&lt;br /&gt;“Unutmayın,” dedi Bay Summers, “bir kağıt çekip diğerleri de çekmeden açmayacaksınız. Harry, sen de küçük Dave’e yardım et.” Bay Graves çocuğun elinden tuttu. Küçük çocuk hevesli bir şekilde onunla kutuya kadar gitti. “Kutudan bir tane kağıt çek, Davy,” dedi Bay Summers. Davy elini kutuya daldırıp güldü. “Sadece bir tane çek, tamam mı?” dedi Bay Summers, “Harry, küçüğünkini sen tutuver.” Bay Graves çocuğun elini tuttu ve sıkılmış yumruğundan kağıdı aldı. Küçük Dave onu meraklı gözlerle süzerken o da kağıdı tutuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sıradaki Nancy,” dedi Bay Summers. Nancy on iki yaşındaydı ve o eteğini salıyarak ileri çıkarken okul arkadaşları nefeslerini tutuyorlardı. Nancy zarif bir şekilde kutudan bir kağıt çekti. Bay Summers, “Bill, Jr.” dedi ve suratı kıpkırmızı, ayakları kocaman Billy bir kağıt çekerken neredeyse kutuyu devirecekti. Bay Summers “Tessie,” diye seslendi. Bayan Hutchinson bir an için duraladı, çevresine meydan okurcasına baktı ve dudaklarını büzüp kutuya yöneldi. Bir kağıdı hızla çekti ve arkasına sakladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bill,” dedi Bay Summers ve Bill Hutchinson kutuya elini daldırıp bir süre öylece kaldı, sonunda bir kağıt çekti.&lt;br /&gt;Kalabalık sessizdi. Bir kız “Umarım Nancy değildir,” diye fısıldadı ama sesi kalabalığın öteki ucundan bile duyuldu.&lt;br /&gt;“İşler eskisi gibi değil,” diye herkesin duyabileceği bir sesle söylendi İhtiyar Warner, “İnsanlar eskisi gibi değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam,” dedi Bay Summers. “Kağıtları açın. Harry, sen de küçük Dave’inkini aç.”&lt;br /&gt;Bay Graves kağıdı açtı ve kağıdın boş olduğunu gören kabalık rahat bir nefes aldı. Nancy ve Bill, Jr. kağıtlarını aynı anda açtılar ve ikisinin de yüzleri aydınlandı ve kağıtlarını kaldırıp kalabalığa göstererek gülümsediler.&lt;br /&gt;Bay Summers “Tessie,” dedi. Bir anlık bir sessizlik oldu ve Bay Summers Bay Hutchison’a baktı. Bill kağıdını açıp kalabalığa gösterdi. Boştu.&lt;br /&gt;“Tessie’ymiş,” dedi Bay Summers sessizce. “Onun kağıdını da göster, Bill.”&lt;br /&gt;Bill Hutchison karısının yanına gidip kağıdı elinden zorla aldı. Kağıtta siyah bir iz vardi, Bay Summers’ın önceki gece kömür şirketinin ofisinde kara kalemle yaptığı izdi bu. Bill Hutchison kağıdı havaya kaldırdı ve kalabalıkta bir hareketlenme oldu.&lt;br /&gt;“Peki’ millet,” dedi Bay Summers. “Şu işi çabucak bitirelim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köy ahalisi işin ilk ayinimsi kurallarını unutmuşsa da, ilk siyah kutuyu kaybetmişse de hala taşları hatırlıyorlardı. Çocukların erkenden bir kenara istiflediği taşlar hazırdı. Yerde, üstlerinde az önce kutudan çıkan kağıtların uçuştuğu taşlar vardı. Bayan Delacroix iki eliyle ancak kaldırabildiği bir taş almış, Bayan Dunbar’a “Haydi,” diyordu, “Çabuk ol.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayan Dunbar iki eline küçük taşlar almış, nefes nefese “Mümkün değil koşamam, Sen önden git ben sana yetişirim,” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar taşlarını çoktan hazırlamışlardı. Biri de küçük Davy Hutchison’ın eline birkaç çakıl tutuşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tessie Hutchison kalabalığın merkezinde kalmıştı, ellerini çaresizce kaldırıp “Haksızlık bu,” dedi. Kafasının yan tarafına bir taş isabet etti. İhtiyar Warner, “Haydi, haydi hep beraber,” diyordu. Steve Adams kalabalığın başındaydı, hemen ardında da Bayan Graves vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haksızlık bu, bir yanlışlık var,” diye bağırdı Bayan Hutchison ve o anda hepsi de üzerine çullandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviri: Egemen İmre&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.zifiri.org/"&gt;http://www.zifiri.org/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-408237535958969379?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/408237535958969379/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=408237535958969379&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/408237535958969379'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/408237535958969379'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/09/piyango-shirley-jackson-evegemen-imre.html' title='PİYANGO - Shirley Jackson (Çev.Egemen İmre)'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3328531217296856022</id><published>2007-09-20T11:35:00.000+03:00</published><updated>2007-09-20T12:48:36.312+03:00</updated><title type='text'>CEMETERY GATES</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;strong&gt;Güneşin/ışığın üzerinde olabilirsen gölgeni bulutlarda göreceksin.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3328531217296856022?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3328531217296856022/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3328531217296856022&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3328531217296856022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3328531217296856022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/09/cemetery-gets.html' title='CEMETERY GATES'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7394135130304847488</id><published>2007-07-21T00:49:00.000+03:00</published><updated>2007-07-21T00:51:14.101+03:00</updated><title type='text'>Haldun Taner----On İkiye Bir Var</title><content type='html'>Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık: "Üçü yirmi geçiyor" deyivermişim. Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: "Peki ama nasıl bildin?" "Bilmem" dedim. "Dilimin ucuna geliverdi işte." Rahmetli halam: "Tesadüf a canım" dedi. "Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler." Öbürküler de: "Evet" dediler. "Tesadüf. Ama bu kadar olur yani." İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım: "Bire beş var. Bire beş var" diye sayıklıyordum. Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat "dan" diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defa ki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok... Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi... Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna... Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. "Lamı cimi yok, tozutuyorum" dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu. Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.Hiç unutmam, rapor: "Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia hassası ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahede edildi" diye başlıyordu. Bana kalırsa, ben bunu soyaçekimle izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor. Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik takları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik takları noktaladı. İçimdeki pandülün tik takları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok. İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zapt edip kendisine sindirmiş. Şimdi ben o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım. Bu durumda bana: "Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?" diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü... İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim. Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır. Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen "sen tozutuyorsun dostum" demiştir. Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi? Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydossss... O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden... Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra... Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse. Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki... Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten on beş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim. Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. "7.11" dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime "Al kalemi" dedim. "Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür." Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? "Meret yine on dakika ileri gidiyor." diye tamire kalkışmaz mı? Kaç doktor değiştirdim. "Korkacak bir şey yok" diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. "Geçer mi?" diye sordukça, "bilinmez" diyorlar. "Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba." Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul... Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı? Doktor: "Zamanı unut, alakadar olma" diyor. "Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim." İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek? Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı... bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir. Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar. Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş... Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur? Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktakı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven'in 8'inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel'e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvement'ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo'yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?... Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi. nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi'ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan... Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco... Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak... İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu. Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur. Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri'den, Dede Efendi'den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı Türkçe&amp;#8217;si konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte: "Sanma ki saat çalar Bil başına tokmak vurur" diye bizi azarlamaktadır. Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm. Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavent, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere... Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi. Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş. Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri... Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler? Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi... Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik... tak... tik... tak... İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak... tiktak... Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse... Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü: "Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?" dedi. Hem de nasıl... Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor. Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır... Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde... Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde... Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. "On ikiye bir var" diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru... Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt... Saat 11.59' ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocak'a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an'ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın "tık" diye atıvermesi ile oluyor... An an'ı kovalıyor, an'lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak. Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz... Ah şu vapur bir dursa... İyisi, geri geri gitse... Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa... Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi... Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi açıklarında... İşte Salacak'a yaklaşıyoruz... Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği... Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, "a gelmişiz" diye şaşakalmak... Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor... Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55'ten 12'ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehre dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini... Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri... hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte... Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç temposunda... Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile dolu. İşte" diyorum... Bir dakika geçti... İki dakika geçti geçti, üç dakika... dört, beş, altı... bir çeyrek... Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır: La si do laaa...Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz... Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii...Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la miii... Sonra kafama tokmak vurur gibi: "Dan, dan, dan, dan, dan, dan." Onun ilk "dan"ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak... Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk... guguk... guguk... Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak. Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha... bir çeyrek: La si do laaa...Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım. Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim. İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu. Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim. İznimin son günü idi. Saat 12'ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12'ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum. Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.      Doktor, "Ölmedin" diyor. "Ölsen bunları yazabilir misin?" Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim. Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 27 Ekim 1953 / Moda&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7394135130304847488?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7394135130304847488/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7394135130304847488&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7394135130304847488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7394135130304847488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/07/haldun-taner-on-ikiye-bir-var.html' title='Haldun Taner----On İkiye Bir Var'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1872486951979746527</id><published>2007-07-11T23:42:00.000+03:00</published><updated>2007-07-11T23:50:47.192+03:00</updated><title type='text'>Bilimkurgu Okumamak Üzerine----Ursula K. Le Guin</title><content type='html'>Bilimkurgu okumayan insanlar ve hatta bilimkurgu yazanların bir kısmı, bilimkurguda kullanılan fikirlerin hepsinin uzay mekaniği ve kuantum teorisi ile sıkı bir bağdan kaynaklandığını ve sadece NASA'da çalışan ve video kayıt cihazını programlamayı bilen okurlar İçin yazıldığını varsayarlar veya öyleymiş gibi yaparlar. Böyle bir fantazi, yazarların kendilerini üstün hissetmelerini sağlarken, okumayanlara da okumamak için bir gerekçe vermiş olur. Bunu anlamıyorum; teknoloji fobisinin derin, konforlu, oksijensiz mağaralarına sığınarak zırlıyorlar. Bilimkurgu yazarlarının da çok azının "bunu" anladığını anlatmaya çalışmanın bir faydası yok bu insanlara. Biz de, videoya "Başyapıtlar Kuşağı"nı kaydetmeye niyetlendiğimiz halde, genellikle "I Love Lucy" dizisinin yirmi dakikası ile bir güreş müsabakasının yansını kaydetmiş olduğumuzu fark ederiz. Bilimkurgu kitaplarındaki bilimsel fikirlerin çoğu ilkokulu bitirmiş herkesin eksiksiz anlayabileceği ve gerçekten bilindik şeylerdir; öte yandan zaten kitabın sonunda kimse sizi bu bilgilerden sınava tabi tutmayacak. Kaldı ki bu yazılanlar fark ettirmeden verilen bir mühendislik dersi falan da değildir. Matematik Şeytanının icadı olan "öykü şeklinde problemler" de değil. Öykü bunlar. Kendiliğinden ilginç, güzel, insanlık durumuna uygun olan bazı konularla oynayan kurgular sadece. Kaba ve kusurlu "bilimkurgu" adında dahi, "bilim", "kurgu"nun hizmetindedir, "kurgu"nun anlamını tamamlayıcı bir işlevi vardır.Mesela Karanlığın Sol Eli adlı kitabımdaki ana "fikir" bilimsel bir şey değildir ve teknoloji ile hiç alakası yoktur. Burada biraz fizyolojik hayal gücü vardır - bedensel bir değişim. Çünkü uyduruk dünya Gethen'deki insanların belli bir cinsiyeti yoktur. Zamanın çoğunda cinsiyetsizdirler, ayda bir kez kızışırlar, bazen kadın, bazen erkek olarak. Bir Gethenli hem bir bebek doğurabilir, hem de bir bebeğin babası olabilir. Şimdi, böyle bir şey uydurmak size ister tuhaf, ister uygunsuz, ister heyecan verici gelsin, bunu kavramak veya roman içinde ima ettiği şeyleri anlamak çok da bilimsel bir zekâ gerektirmez.Aynı kitapta başka bir unsur da bir buzul çağının ortalarında olan gezegenin iklimiydi. Basit bir fikir: Soğuk; çok soğuk; hep çok soğuk. Dallanıp budaklanmalar, karmaşıklıklar ve akisler, hayal gücünün ayrıntılara inmesiyle ortaya çıkar.Karanlığın Sol Eli'nin gerçekçi bir romandan tek farkı, okurdan o an için anlatı gerçekliğinde belirli ve sınırlı bazı değişiklikleri kabul etmesinin istenmesidir. Yani iki buzul çağı arasındaki ılıman bir iklimde, iki cinsiyetli insanlar arasında Dünya'da (diyelim ki Gurur ve Önyargı'da veya istediğiniz başka bir gerçekçi romanda) değil de, bir buzul çağında, erdişiler arasında Gethen'de bulunmuş oluyoruz. Bu arada her iki dünyanın da hayal ürünü olduğunu hatırlamakta fayda var.Öğelerdeki bilimkurgusal değişiklikler ne kadar eğlenceli ve şık olsalar da esasen kitabın doğası ve yapısının gerektirdiği şeylerdir. İster romanda asıl peşine düşülen ya da keşfedilen şeyler olsunlar, ister bir metafor veya sembol görevi görsünler, bu öğelerdeki değişiklikler toplum ve karakter psikolojisi çerçevesinde, kurgu tarzında betimlemeler, olaylar dizisi, duygular, imalar ve imgeler yoluyla çözümlenir ve somutlaştırılırlar. Bilimkurgulardaki betimlemeler, varsayılan ortak deneyimlere hitap eden gerçekçi kurgudakilere nazaran, Clifford Geertz'in deyimiyle bir bakıma daha "yoğun"dur. Ama bunları anlamanın zorluğu, herhangi bir karmaşık kurguyu takip etmenin zorluğundan daha fazla değildir. Gethen dünyası daha az bildik' bir yerdir, ama aslında Jane Austen'ın araştırdığı ve son derece canlı bir şekilde somutlaştırdığı İki yüz yıl öncesinin İngiliz sosyal yaşamına nazaran son derece basittir. Her ikisi de kelimeler dışında, yani bunlar hakkında okumak dışında şahsen deneyim edinebileceğimiz yerler olmadığından, her iki dünyayı da anlamak için biraz çabaya ihtiyaç var. Bütün kurgu eserler bize başka türlü erişemeyeceğimiz bir dünya sunarlar; bu dünyanın erişilmezliği İster geçmişte kalmış olmasından, ister uzak ya da hayali yerlerde geçmesinden, ister bizim başımızdan geçmemiş deneyimler hakkında olmasından, isterse bizi kendimizden farklı zihinlere götürmesinden kaynaklansın. Bazı insanlara göre dünyalardaki bu değişiklikler, bu tanışık olmama durumu, üstesinden gelinemez bir engeldir; bazılarına göre de bir macera ve zevktir.Sürekli bilimkurgu okumasalar da en azından bir kere hakkıyla bilimkurgu okumaya çalışmış insanlar genellikle onu gayri insani, elitist ve kaçışçı bulduklarını söylerler. Bilimkurguların bütün karakterlerinin hem geleneklere uygun olmalarından, hem de olağandışı birer dâhi, uzay kahramanı, süperhacker, erdişi uzaylı olmalarından dolayı bu kurguların gerçek insanların hayatta uğraşmak zorunda oldukları şeylere değinmekten kaçtığım ve böylece kurgunun temel işlevlerinden birini yerine getiremediğini söylerler. Jane Austen'ın İngilteresi bize ne kadar uzak olursa olsun, kitabın içindeki İnsanlar akla yatkın ve bir şeyleri açıklayıcı gelir onlar hakkında okurken, kendimiz hakkında bir şeyler öğreniriz. Bilimkurgunun kendimizden kaçmaktan başka bize sunduğu bir şey yok mu?Naylon karakter sendromu ilk bilimkurgularda gerçekten vardı, fakat yazarlar onlarca senedir karakterleri ve insan ilişkilerini araştırmak için bu edebi türü kullanıyor. Ben bunlardan birisiyim. Tamamen hayal ürünü olan bir ortam, belirli bazı özellikler ve fırsatların yaratılması için en uygun ortamdır. Ama çağdaşromanların büyük bir bölümünün karakter romanı olmadığı da bir gerçek. Yüzyılın bu ucu, Elizabeth veya Victoria devirlerindeki gibi bir bireysellik çağı değil. Bizim gerçekçi yahut başka türlü Öykülerimizde güvenilmez anlatıcılar, dağılmış görüş açıları, çoklu algılayış ve perspektifler bulunur; karakter derinliği ana değer olarak kabul edilmez. Olağanüstü metafor imkânlarıyla bilimkurgu birçok yazan bireysellik sınırlarının ötesindeki bu araştırmanın en ön saflarına taşımıştır: Postmodernin yamaçlarındaki Şerpalar gibi.Elitizme gelince, bu sorun bilimperestlikle ilgili olabilir: Teknolojik avantaj, ahlaki bir üstünlük zannediliyor. Yüksek teknokrasi emperyalizmi, kibri açısından eski ırkçı emperyalizme denktir; teknoloji düşkünleri bilginin/ağın içinde olmayanları, insan eliyle yapılmış doğru gereçlere sahip olmayanları yok sayarlar. Onlar proleterlerdir, yığınlardır, suratları olmayan hiçlerdir. Gerek kurgu, gerekse tarih kitabında hikâye onlarla ilgili değildir. Hikâye, gerçekten etkileyici, gerçekten pahalı oyuncakları olan çocukların hikâyesidir. Böylece zamanla "insan" denilen şey, son derece gelişkin ve hızlı büyüyen endüstriyel teknolojiye ulaşabilenler diye tarif edilmeye başlanıyor fiilen. "Teknoloji"nin kendisi de bu tür şeylerle sınırlanıyor. Ben, Keşiften önce Amerika Yerlilerinin hiçbir teknolojiye sahip olmadıklarını büyük bir samimiyetle söyleyen bir adamı kendi kulaklarımla duymuştum. Öyleyse fırınlanmış testiler hudayinabittir, sepetler yaz mevsiminde olgunlaşırlar. Machu Picchu da olduğu yerde bitivermiştir.İnsanlığı, karmaşık bir endüstriyel gelişim teknolojisinin üretici tüketicileriyle sınırlandırmak gerçekten acayip bir fikir, tıpkı insanlığı Yunanlılarla, Çinlilerle veya İngilizlerin orta sınıfının üst kesimiyle sınırlandırmak gibi. Biraz fazla sayıda insan dışarıda kalıyor. Bununla beraber bütün romanlar insanların çoğunu dışarıda bırakmak zorundadır. Karmaşık bir teknolojiyle ilgili bir romanda (nasıl desek) teknolojik açıdan farklı türde olanlar meşru olarak dışarıda bırakılabilir; tıpkı orta sınıfın yaşadığı banliyölerdeki zinalar hakkındaki bir romanın şehrin fakirlerine önem vermemesinde veya erkek ruhuna odaklanmış bir romanın kadınları atlamasında olduğu gibi. Ama bazılarının bu şekilde dışarıda bırakılması, avantajın üstünlük anlamına geldiği, bütün toplumun orta halli beyaz sınıftan oluştuğu ya da hakkında kitap yazmaya değer tek varlığın erkek cinsi olduğu şeklinde de okunabilir. Bir şeyin atlanmasıyla verilen ahlaki ve politik mesajlar, bunları verme bilinci üzerinden meşrulaştırılırlar; yazarın kültürünün bu bilince izin verdiği kadarıyla elbette. Bu İş, eninde sonunda bir sorumluluk alma meselesidir. Yazarlık sorumluluğunun inkârı ve kasti bir bilinçsizlik elitizm adını hak eder ve gerçekçilik de dahil her türden kurguyu fakirleştirir.Diğer dünyaların, uzay yolculuğunun, geleceğin, hayali teknolojilerin, toplumların veya varlıkların imgelerini ve mecazlarını kullandığı için bilimkurgunun yaşamlarımızla insani bir bağ kurmaktan kaçtığı şeklindeki yargıyı kabul etmiyorum. Ciddiyet sahibi yazarlar tarafından kullanılmış olan bu imgeler ve mecazlar bizim yaşamlarımızın imgeleri ve mecazlarıdır; bizim hakkımızda, varlığımız ve seçimlerimiz hakkında şimdi ve burada başka türlü söylenemeyecek şeylerin meşru bir şekilde kurgu yoluyla simgesel söylenişidir. Bilimkurgunun yaptığı şey şimdiyi ve burayı genişletmektir.Siz neyi ilgi çekici bulursunuz? Bazı insanlar için, sadece diğer insanlar ilginçtir. Bazı insanlar gerçekten de ağaçlan, balıklan, yıldızlan veya makinelerin nasıl çalıştığını, gökyüzünün neden mavi olduğunu hiç umursamaz; onlar, genellikle de dinlerinin etkisiyle sadece insana odaklıdır; bu insanlar ne bilimi, ne de bilimkurguyu sevebilirler. Antropoloji, psikoloji ve tıp hariç tüm bilim dalları gibi, bilimkurgu da sadece insan odaklı değildir. Diğer varlıkları ve varlığın diğer safhalarını da içerir. Bilimkurgu, gerçekçi romanın en büyük konusu hakkında, yani insanlar arasındaki ilişkiler hakkında olabilir ama bir insanla başka bir şey arasındaki, başka bir çeşit varlık, fikir, makine, deneyim veya toplum arasındaki bir ilişki de olabilir.Son olarak da, bazı insanlar bana, bilimkurgular kasvetli olduğu için bu kitaplardan kaçındıklarını söylüyorlar. Eğer felaket sonrası olabilecekler için insanlığı uyaran öykülere, birbirlerinden daha fazla zırlamayı marifet bilen yeni moda yazarlara ya da gevşek-metal-boş-sanal karakter ve ortamlı Kapitalist Gerçekçiliğe dayanan romanlara denk geldilerse bu anlaşılabilir bir şey. Ama bence genellikle bu suçlama okurun kendi zihnindeki bir ürkekliği veya bir karamsarlığı yansıtır daha ziyade: değişime güvensizlik, hayal gücüne güvensizlik gibi. Birçok insan gerçekten de tam anlamıyla tanımadığı herhangi bir şey hakkında düşünmek zorunda kalmaktan ürker veya böyle bir şey karşısında karamsarlığa kapılır; denetimini yitirmekten korkar. Zaten son derece iyi bildikleri bir şey hakkında değilse okumazlar, başka bir renkse nefret ederler, McDonald's değilse yemezler. Dünyanın onlardan önce de var olduğunu, onlardan büyük olduğunu ve onlarsız da yoluna devam edeceğini bilmek istemezler. Tarihi sevmezler. Bilimkurguyu sevmezler. Tann onlara McDonald's'ta yemek ve Cennet'te mutlu olmak nasip etsin.Şimdi, insanların neden bilimkurgu sevmedikleri hakkında konuştuktan sonra, ben neden sevdiğimi söyleyeyim. Ben pek çok kurgu çeşidini, büyük ölçüde, hiçbiri tek bir türe has olmayan aynı özelliklerden dolayı severim. Ama bilimkurguda bulunan ve bilimkurguyla ilgili olarak sevdiğim şeyler özellikle şu meziyetlerdir: canlılık, genişlik, hayal gücünün kılı kırk yarması; oyunculuk, çeşitlilik ve mecaz gücü; geleneksel edebi beklentiler ve üsluplardan azadelik; ahlaki ciddiyet; akıl; heyecan vericilik ve güzellik.Durun şu son kelime üzerinde biraz oyalanayım. Bir öykünün güzelliği düşünsel olabilir, tıpkı bir matematik ispatı veya billurdan bir yapı gibi; estetik olabilir, tıpkı iyi yapılmış bir eserin güzelliği gibi; insani, duygusal ve ahlaki olabilir; büyük ihtimalle de hepsi birden olacaktır. Yine de bilimkurgu eleştirmenleri hâlâ, bu öyküler sadece bazı fikirlerin açıklanmasıymış, sanki her şey düşünceyle ilgili "mesaj"dan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Bu indirgemecilik, çağımızda yazılan pek çok bilimkurgunun incelikli ve güçlü tekniklerine, denemelerine ciddi şekilde ket vuruyor. Yazarlar dili postmodernistler gibi kullanıyor; eleştirmenler onların onlarca yıl gerisinde, dili tartışmıyorlar bile, seslerin, ritimlerin, tekrarların, kalıpların imalarına kulakları sağır sanki yazının kendisi fikirler için sadece bir araçmış, ilacın etrafındaki jelatin kılıfmış gibi. Bu naiflikten başka bir şey değil. Üstelik en iyi bilimkurgularda en çok sevdiğim şeyi, yani güzelliği tamamen gözden kaçırmış oluyorlar.Bu kitaptaki öyküler üzerineTabii ki kendi öykülerimin güzelliğinden bahsedecek değilim. Onu eleştirmenlere bırakıp fikirler hakkında konuşmama ne dersiniz? Mesajlar hakkında değil ama. Bu öykülerde mesaj yoktur. Bunlar kader kısmet çeken tavşanların çektiği notlar değil. Öykü bunlar.Son ve en uzun üç öykü aynı düzenek hakkında: Var olan hiçbir teknolojiden yapılmış bir çıkarım değil; haklılığı var olan hiçbir fizik teorisiyle kanıtlanamaz; tamamen, mazeret kabul etmez biçimde inanılmaz bir fikir. Katıksız bir düzmece. Dedikleri gibi, katıksız bilimkurgu.Yıllar önce ilk bilimkurgu romanlarımı yazarken galaksinin bazı yönlerden güçlüklerle dolu olduğunu fark etmiştim. Einstein'ın, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceği teorisini kabul ettim (çünkü yerine koyabileceğim bana ait daha ikna edici bir teorim yoktu). Ama bu, uzay gemileri bir yerden bir yere gidinceye kadar mümkün olamayacak kadar uzun bir zaman geçmesi gerektiği anlamına geliyordu.Allahtan, eğer bu gemiler ışık hızıyla ya da ışık hızına yakın bir hızla gidebiliyorlarsa, bu durumda Albert Baba, ışık hızına yakın bir hızda giden bir uzay gemisindeki yolcunun bunu neredeyse anlık bir yolculuk gibi yaşamasını mümkün kılan zaman genişlemesi paradoksunu da bizlere sunmuştu. Eğer buradan yüz ışık yılı uzaktaki bir dünyaya, ışık hızına yakın bir hızla gidersek, bunu birkaç dakikada yapmışız gibi algılarız ve gittiğimiz yere ancak birkaç dakika daha yaşlanmış varırız. Ama geride bıraktığımız dünyada ve vardığımız dünyada, bu birkaç dakikada yıllar geçmiştir.Bu paradoks, yıldızlar arası yolculuk yapanların hayatları, ilişkileri, hisleriyle başa çıkmaya çalışmak açısından harika bir paradokstur ve bunu birçok öykümde kullandım. Fakat iletişimi berbat bir hale sokuyor. İnsan yüz ışık yılı ilerideki diplomatik memuriyet yerine varıyor, ama onu oraya yollayan hükümetin hâlâ iktidarda olup olmadığını ya da hâlâ o megathorium sevkiyatına ihtiyaçları olup olmadığını bilemiyor.Eğer iletişim kuramazsak, pek öyle yıldızlar arası ticaret, diplomasi veya herhangi bir ilişki gelişemez. Oysa romanlar genellikle ilişkiler üzerinedir, insanlar arasında olsun veya olmasın. O yüzden ben yanıssalı icat etmiştim. (Sonra bunun şerefini, aletin nasıl çalıştığını bana anlatmak için çok uğraşan Anarresli Shevek'e verdim; ama önce ben icat etmiştim!)Yanıssal Einstein'a karşı çıkıyor. Haber, maddesel bir şey değildir ve o yüzden (Ah. Bilimkurgusal "o yüzden"lere bayılıyorum!) yanıssal tarafından anında iletilebiliyor. Ne bir paradoks var, ne de zaman kayması. X'ten Y'ye yüz ışık yılı bir yolculuk yaptığımızda, Y'de bizi, X'in geçmiş bir asırlık tarihi bekler; bizi yollayan anarko-sendikalist ütopyacıların yerine kaçık teokratik bir diktatörlüğün geçip geçmediğini merak etmemize gerek yok. Gerçekten de onları yanıssal ile hemen arayıp öğrenebiliriz. Alo? Yoldaş? Hayır, ben kaçık bir teokratik diktatörüm.Bilimsel olarak çok saçma da olsa, yanıssal sezgisel açıdan son derece tatmin edici bir şey, onu kabul edip inanması kolay. Neticede bizim dünyamızda bilgi ve haber, hatta telefondaki canlı seslerimiz bile maddeye sahip olmayan elektronik sinyaller olarak (görünüşte) anında dünyanın etrafında hareket ederken uyuşuk ve maddi bedenlerimiz onun çok gerisinden yürüyor, arabayla veya uçakla yetişiyor.Tabii ki yanıssalın çalışmasını sağlayan da (görünüşte) bu. Ama kimse bugüne kadar bu konuda şikâyetçi olmadı. Ve zaman zaman yanıssalın başka birinin öyküsünde de boy gösterdiği oluyor. Yanıssal da tıpkı telefon, tuvalet kâğıdı gibi bir kolaylık.İlk birkaç öyküde insansız uzay gemilerinin de anında yolculuk yapabildiklerini söylemiş veya ima etmiştim. Bu bir hataydı, sadece maddesiz varlıkların ışıktan daha hızlı gidebilecekleri yolunda kendi koyduğum kuralın ihlaliydi. Bir daha yapmadım ve kimsenin dikkatini çekmemiş olmasını umut ettim.Ama insan hatalarına bakıp keşifler yapabiliyor; genellikle beklenmeyene yolu açan şey gayret değil de yanlışlar oluyor. Uzun bir zaman sonra bu insansız ve akla uygun düşmeyen gemileri düşünürken, ima edilen şeyde farklılığı meydana getirenin maddesel varlık değil de yaşam ya da akıl olduğunu anladım. İnsanlı bir gemi ile insansız bir gemi arasındaki tüm fark yaşayan bedenler, akıl ya da ruhtu. Bakın işte bu çok ilginçti. İçinde insan olan bir gemiyi ışıktan hızlı gitmekten ne alıkoyuyordu – yaşam mı, akıl mı, niyet mi? Peki insanları ışıktan daha hızlı götürebilecek yeni bir teknoloji icat edersen ne olur? O zaman ne olur?Bu yeni uyduruk teknoloji en az yanıssal kadar imkânsız, ayrıca da sezgi-dışı olduğundan, uyduruk bir izahat bulmak için vakit harcamadım. Sadece ismini koydum: Çörtme teorisi. Yazarların ve ariflerin bildiği gibi, asıl olan isimdir.Bir kez ismi bulunca hemen çalışmaya koyuldum; kelime hazinesine bir hayli zaman ayırdım. Anında yolculuğun, sıçramanın neye benzeyebileceğini kurguyla izah edebilmek için kelimelere ihtiyacım vardı; bunu yaparken düzeneğin nasıl çalıştığının tek izahatının neye benzediği olduğunu ve kelimelerin yetmediği yerde sözdiziminin insanı doğrudan başka bir dünyaya götürüp sonra hiç zaman kaybettirmeden geri getirebileceğini fark ettim.Çörtmeli üç öykü de üstkurgu örneğidir, yani bir öykü hakkındaki öyküler. "Şobilerin Masalı"nda yaşanan sıçrama, anlatım için bir metafor yerine geçiyor; anlatım da paylaşılan bir hakikati yapılandırmak için kullanılabilecek kesin olmayan, güvenilmez ama en etkili yolun metaforu niteliğini taşıyor. "Ganam'a Dans" öyküsünde güvenilmez anlatım teması ya da başka bir deyişle farklılık gösteren tanıklıklar devam ederken, ileri teknoloji mensubu kibirli kahraman dış merkeze alınıyor ve çörtme salatasına o harika sürüklenme teorisi de ekleniyor. Son olarak da "Bir Başka Masal"da –zaman yolculuğuyla ilgili benim az sayıdaki deneyimlerimden biri– aynı kişi hakkındaki, aynı zaman zarfında tamamen farklı ve tamamen doğru iki ayrı öykünün yarattığı imkânları keşfe çıkılıyor.Bu öyküde çörtme teorisinin gereken teknolojiyi yaratmakta başarısız olduğunu, bizi bir zaman kaybına uğramadan, güvenilir bir şekilde X'ten Y'ye götüremediğini fark ediyorum; ama sanırım denemeye devam edecekler. Bizler, türümüz icabı çok, çok hızlı gitmekten hoşlanıyoruz. "Bir Başka Masal"da benim dikkatim, O gezegeninin hudutsuz duygusal olasılıklarla yüklü karmaşık ilişkiler ve davranışlara yol açan evlilik ve cinsellik ayarlamalarına takıldı. Bizler, türümüzden dolayı hayatı çok, çok karmaşıklaştırmaya bayılırız."Gorgonidlerle İlk Temas" veya "Kuzey Yüzü Tırmanışı" hakkında konuşmak istemiyorum – insanın yaptığı espriyi anlatmasından daha berbat bir şey olabilir mi? Öte yandan her ikisini de çok seviyorum. Komik öyküler, salakça öyküler ne büyük bir ihsan. İnsan böyle bir öykü yazmak için masa başına oturmaz, böyle bir şeye niyetlenilmez; onlar insanın ruhunun karanlık yanlarının armağanlarıdır."Kerasyon" bir atölye çalışması. Hepimize bir insan icadı ya da düzeni bir davranış veya âdet uydurma ödevi vermiştim; bütün bu maddelerin bir listesini yaptık, sonra hepimiz bunlardan istediğimiz kadarını kullanarak birer öykü yazdık. Vauti-tuber kolyeler gibi birçok acayiplik bu listeden kaynaklanıyor, tıpkı kumda heykel yapma ve insan derisinden flüt yapma kavramları gibi. Arkadaşım Roussel kendi icadını şöyle açıklamıştı: "Kerasyon kulakla duyulamayan bir müzik aleti." Altı kelimede bir Borges öyküsü. Ben bundan birkaç yüz kelime çıkarttım ve bunu yapmaktan büyük zevk aldım, ama çok fazla da geliştirmedim.Bu kitaptaki öyküler arasında "Newton'un Uykusu" ile "Her Şeyi Değiştiren Taş" bana en çok keder verenler. "Taş" bir mesel, ben meselleri pek sevmem. İçindeki hiddet öyküyü ağırlaştırır. Ama buradaki kilit imgeyi çok sevdim. Mavimsi yeşil taşıma daha hafif bir ortam yaratabilmiş olmayı isterdim."Newton'un Uykusu"na gelince bu, "tek bir görüş açısı ve Newton'un Uykusu"ndan ırak olmamıza duacı olan Blake'ten alınma bir başlık. Dahası öykü Goya'nın olağanüstü eseri Mantığın Uykuya Dalışı Canavarlar Doğurur ile de bağlantılıdır. Newton'un Uykusu teknoloji karşıtı bir tenkit, teknoloji düşmanlarının kopardığı bir yaygara olarak okunabilir ve okunmuştur. Başta öyle olmasını amaçlamamıştım, daha çok uyarıcı bir öykü, yıllar boyunca okuduğum, uzay gemileri ve uzay üslerindeki insanları dünyadakilerden daha üstünmüş gibi (bilerek ya da bilmeyerek burada elitizm sorunu yine karşımıza çıkıyor) tasvir eden birçok öykü ve romana bir tepki olarak tasarlamıştım. Ahmaklar sürüsü layık oldukları çamur içinde kalır, orada çoğalır ve sefalet içinde ölürken; video kayıt cihazlarını programlamayı becerebilen birkaç kişi bu süper temiz askeri dünyacıklarda, modern bir elverişliliğe sahip sanal cinsellikleriyle yaşarlar ve işte insanlığın geleceği bunlardır. Bu bana en korkunç geleceklerden biri gibi geliyor.Öte yandan öykü bu konuyla sınırlı kalmadı; kendi sorunlarıyla birlikte zihnime yürüyüp gelen, endişeli, aklı karışık bir adam olan İzi karakteri sayesinde genişledi. Akla uygun olmayan şeylerin varlığını kabul etmeyen, başka bir deyişle hakiki inancın neden işlemediğini bir türlü göremeyen ve anlayamayan hakiki bir mümindi o. "Ganam'a Dans"taki Dalzul gibi İzi de trajik bir karakter, takdire şayan bir hilekâr, ama Dalzul'dan daha az azimkâr ve daha dürüst biri, o yüzden de daha çok ıstırap çekiyor. Aynı zamanda sürgünde; neredeyse bütün kahramanlarım öyle veya böyle bir çeşit sürgünde oluyor.Bazı eleştirmenler İzi'yi dermansız bir günah keçisi, benim dillere destan kana susamış, erkek düşmanı feminist kinime kurban gitmiş biri saydıkları için önemsemediler. Nasıl isterseniz öyle olsun beyler. Gerici tepkinin kızışmış kinini ne yapalım peki? Ama okur İzi'yi nasıl görürse görsün öykünün uzay yolculuğu karşıtı olarak okunmuyor olduğunu umarım. Ben uzayın keşfedilmesi fikrini de, gerçeğini de çok seviyorum ve bütün bu düşünceyi daha az ukalaca bir antiseptik haline getirmeye çalışıyordum. Ben gerçekten de gittiğimiz her yere kendi çamurumuzu da götürmemiz gerektiğine inanıyorum. Biz çamuruz. Biz Dünyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: İçdeniz Balıkçısı - Metis, Mart 2007 (epigraftan kopi pasta)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1872486951979746527?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1872486951979746527/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1872486951979746527&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1872486951979746527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1872486951979746527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/07/ursula-teyzemin-bir-yazs.html' title='Bilimkurgu Okumamak Üzerine----Ursula K. Le Guin'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1492761073272468349</id><published>2007-04-04T23:05:00.000+03:00</published><updated>2007-04-04T23:49:42.995+03:00</updated><title type='text'>balonla aya yolculuk</title><content type='html'>Tabi ya bu i$te; o kibrit (katalizor mu ne :)), belki bir sandvic, bir kahve, belki bir sigara, bir kedi hatta cogu zaman. Biliyorum merak etmesinler! A$ki da sevi$meyi de biliyorum. Benim demek istedigim de bu oldu hep, hic anlatmamama ragmen bunu anlatmak istedim sana. Herkese de... (oysa kimseye anlatmadim). Belki de coktan beri biliyordun. (ki eminim oyle) Insanlar, cumleler yuzunden kaybetmemeli; ve yine onlarin sayesinde kazanmamali. Pöff! Ne cok gereksiz kelimeler, belki bu yuzden seviyorum kisa tutmani konu$malari. Beni, seni; bizi birbirimize sevdiren icguduler, ilahi, icgudusel icguduler; ve umuyorum di$tan hic bir gudubet gudu gelip gidiklamaz gulumsese catlayacak koca ayaklarimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen kucuk bir ay merdivenisin&lt;br /&gt;a$kin kadife eldivenleri ellerin&lt;br /&gt;ve denizin elsiz eldivenisin&lt;br /&gt;icine nefesimi ufleyip $i$irdigim her$ey adina&lt;br /&gt;ve icgudulerim ve naylon coraplarim&lt;br /&gt;patlak koruyucular, pembe balonlar&lt;br /&gt;ve tum bo$ kalan derinliklerin adina&lt;br /&gt;seni prensesim ilan ediyorum&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1492761073272468349?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1492761073272468349/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1492761073272468349&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1492761073272468349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1492761073272468349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/04/balonla-aya-yolculuk.html' title='balonla aya yolculuk'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2153426970812752910</id><published>2007-04-02T22:51:00.000+03:00</published><updated>2007-04-02T23:14:03.722+03:00</updated><title type='text'>demir okce'den -j.l.-</title><content type='html'>giderek sevince bogulmak,&lt;br /&gt;giderek kudrete kavusmak,&lt;br /&gt;benim dogustan hakkimdir.&lt;br /&gt;ve butun gucumle haykirmak isterim bunu.&lt;br /&gt;bu ovgu mar$ini uzun ya$amimin sonuna kadar.&lt;br /&gt;tanrilarin öldugu bir ya$ta&lt;br /&gt;olum benim de tepeme binse&lt;br /&gt;her zaman her yerde tattigim mutluluklarin&lt;br /&gt;$arabiyla dolu kadehimi bitirmis olacagim.&lt;br /&gt;kadinin $ehvetini, iktidarin tuzunu&lt;br /&gt;kibri ne varsa her seyi tatmi$ olacagim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu $arabin tortusunu diz cokup icerim&lt;br /&gt;cunku ickinin sarho$slugu ho$tur&lt;br /&gt;ve bana icmek arzusu verir&lt;br /&gt;olume icmek ya$ama icmek&lt;br /&gt;ya$amim bir gun ucar giderse&lt;br /&gt;kadehimi bir ba$ka bene veririm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cennet bahcelerinden kovdugun ki$i&lt;br /&gt;bendim tanrim, bendim ordaki&lt;br /&gt;toprak cokup, gok devrildiginde&lt;br /&gt;ben yine orada olacagim&lt;br /&gt;benim olan guzelliklerle dolu dunyada&lt;br /&gt;ilk ya$am cigliklarimizdan,&lt;br /&gt;a$k ve $ehvet gecelerimize kadar&lt;br /&gt;tatli acilarimizla dolu benim dunyamda&lt;br /&gt;benim alcakgonullu, ilik kanim&lt;br /&gt;daha yaratilmamis,&lt;br /&gt;ama gercek bir halk icin atar nabzimda.&lt;br /&gt;dunya arzusuyla heyecanli bu kan,&lt;br /&gt;senin gaddar cehenemminin ate$ini sondurecektir. (ozur dilerim canim)&lt;br /&gt;ben insanim, butun etimle insan&lt;br /&gt;ve butun yalan ve kibirli ruhumla insan.&lt;br /&gt;ana rahmindeki ilik gecemden,&lt;br /&gt;bedenimin toza donu$ecegine kadar;&lt;br /&gt;bizim lekelerimizle kemik,&lt;br /&gt;etimizle et bu dunya.&lt;br /&gt;bizim caldigimiz havayla doner.&lt;br /&gt;bu yeryuzu cennetinde susuzluk hic dinmeyecek,&lt;br /&gt;ta derinliklere kadar bu ya$ami etkileyecek.&lt;br /&gt;ben bal dolu kadehimi bitirdigimde,&lt;br /&gt;gokku$aginin butun renkleri solup gittiginde,&lt;br /&gt;deliksiz bir uykunun son huzuru&lt;br /&gt;benim du$lerimi bozamayacaktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cennet bahcelerinden kovdugun ki$i,&lt;br /&gt;bendim tanrim bendim ordaki!&lt;br /&gt;toprak cokup, gok devrildiginde&lt;br /&gt;ben yine orada olacagim tanrim&lt;br /&gt;beni ve o en guzel dunyamda&lt;br /&gt;kuzey kizilliginda uyani$imizdan,&lt;br /&gt;a$k ve $ehvet gecelerimize kadar,&lt;br /&gt;en sevgili zevklerimizi saklayan&lt;br /&gt;benim dunyamda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2153426970812752910?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2153426970812752910/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2153426970812752910&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2153426970812752910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2153426970812752910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/04/demir-okce.html' title='demir okce&apos;den -j.l.-'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5488358690424132689</id><published>2007-03-30T22:29:00.001+03:00</published><updated>2008-12-03T21:01:08.806+02:00</updated><title type='text'>durgun</title><content type='html'>anlamlar,&lt;br /&gt;griye dogru solmaya elveri$li,&lt;br /&gt;guzellik maskesi altinda merhametsizligi oynuyorlar.&lt;br /&gt;bu dol yataginda acikca goruluyor her$ey&lt;br /&gt;curuguz, durgunuz, safiz&lt;br /&gt;kaybetmek icin variz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;at bir zar ciz yolunu&lt;br /&gt;kadife eldivenin ellerinde&lt;br /&gt;okunan bir kitap gibi acigiz a$kin kadife ellerinde&lt;br /&gt;bu fosil yataginda acikca goruluyor her$ey&lt;br /&gt;sen de ben de gorunuyoruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;curuguz, saf ve durgun&lt;br /&gt;sen de kaybetmek icin dogdun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5488358690424132689?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5488358690424132689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5488358690424132689&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5488358690424132689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5488358690424132689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/bruise-pristine.html' title='durgun'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5865108060973861564</id><published>2007-03-25T19:40:00.000+03:00</published><updated>2007-03-31T19:59:54.135+03:00</updated><title type='text'>fix you</title><content type='html'>elinden geleni yaptigina inanmana ragmen ba$aramadiginda&lt;br /&gt;istedigini elde edip gerekeni elde edemediginde&lt;br /&gt;olecek gibi olup gozlerini dahi kirpamadiginda&lt;br /&gt;ters donmu$ bir kaplumbaga gibi olursun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve gozya$larin bardaktan bo$alir gibi yagmakta&lt;br /&gt;bir daha yerine koyamayacagin bir $eyi kaybettiginde&lt;br /&gt;birini sevip bunun bosuna oldugunu anladiginda&lt;br /&gt;daha kotusu olabilir miydi du$unmelisin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;isik seni evine goturecek ama belki de bedenini tutu$turacak&lt;br /&gt;ve ben orada olacagim seni iyile$tirmek için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve yuksege, yukariya ya da a$agi ya da alta&lt;br /&gt;bitmesine izin veremeyecek kadar fazla sevdigin o an&lt;br /&gt;denemeden bilemeyeceksin "siz"in neye layik oldugunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;coldplay&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5865108060973861564?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5865108060973861564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5865108060973861564&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5865108060973861564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5865108060973861564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/fix-you.html' title='fix you'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8157729703028215722</id><published>2007-03-23T22:22:00.000+02:00</published><updated>2007-03-23T22:23:28.939+02:00</updated><title type='text'>AVUNTU</title><content type='html'>TANRIYA SUKUR DUSUNDUGUM HER SEYI YAPMIYORUM.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8157729703028215722?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8157729703028215722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8157729703028215722&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8157729703028215722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8157729703028215722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/avuntu.html' title='AVUNTU'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2717144444134938610</id><published>2007-03-16T00:19:00.000+02:00</published><updated>2007-03-16T00:34:45.295+02:00</updated><title type='text'>kiyi koydum adini</title><content type='html'>Kiyida olmak ne buyuk mutluluktur. Biz deniz cocuguyuz ezelden, bakmayin orta asya diyorlar yalan, ortasindan ama asyanin degil denizin ortasindan; yoksa o sari sicak kumlar, cehennem odlari gibiler de neden yakmazlar icimizi, kavurmazlar kalbimizi. Alismisiz iste, cunku ceddimiz kiyidan. Kal-u beladan beri deniziz kisacasi. Soz vermisiz O'na; velakin, her deniz gibi kiyidayiz simdilerde, aslinda kiyida kalmak da isteriz galiba (simdilik). Dalgalarin icinde oldugumuzu sadece hayal etmek (simdilik) iyi geliyor gibi, disinda kalip guzelligin kendini, soyle iyice bir fark etmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Off Allah'im ne sacmaliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2717144444134938610?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2717144444134938610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2717144444134938610&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2717144444134938610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2717144444134938610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/kiyi-koydum-adini.html' title='kiyi koydum adini'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2627490382544154570</id><published>2007-03-12T21:36:00.000+02:00</published><updated>2007-03-15T23:53:57.197+02:00</updated><title type='text'>kavanozumda kedi</title><content type='html'>ne kadar oldu biliyorum sari oglan&lt;br /&gt;tami tamina sekiz yil&lt;br /&gt;bir soguk mart ayinda&lt;br /&gt;kavanozumda ne recel ne viski&lt;br /&gt;seyre dalmisken deprem gazisi sehri&lt;br /&gt;duydum sessiz aglayan bir cocuk sanki&lt;br /&gt;terk edilmis bir poset gibiydi sokakta&lt;br /&gt;icinde yenilmis meyvelerin kabuklari&lt;br /&gt;agliyor muydun o gun pencerem altinda&lt;br /&gt;hayir bir aglayis degilmis ne aptaldim&lt;br /&gt;derdin cok baskaydi sonradan anladim&lt;br /&gt;cunku aylardan mart gunlerden kizismaydi&lt;br /&gt;ve sanirim tum kadinlar sana henuz yabanciydi&lt;br /&gt;bu yeni sokakta bu yeni duzende&lt;br /&gt;seni oyle biraktim ellerindeki atesle&lt;br /&gt;daldim yine kendi derdime kendi ellerime&lt;br /&gt;ertesi gun mutfaktaydin seni sari hirsiz&lt;br /&gt;tecavuze ugramaktaydi olu tavuklarimiz&lt;br /&gt;elimde kalin bir sopa&lt;br /&gt;gozlerinde yalin bir korku&lt;br /&gt;birisine benzettim seni hala cikaramam&lt;br /&gt;bir insan gibi mi korkardi bir kedi&lt;br /&gt;garip bir pismanlikti o an icimdeki&lt;br /&gt;ama sen bunu da anlamistin emindim&lt;br /&gt;simdi dizlerimin arasindaydin&lt;br /&gt;bir cocuk gibi&lt;br /&gt;sanirim artik bir kedim vardi&lt;br /&gt;nasil bir seydi olmak bir seyin sahibi&lt;br /&gt;sanirim hic sahibin olamadik senin&lt;br /&gt;aslinda her kizistiginda giderdin yanimizdan&lt;br /&gt;o lanetli ic guduydu seni evden ayiran&lt;br /&gt;bir kac sidikli nankor ugruna&lt;br /&gt;mahallenin capkini sari bir firtina&lt;br /&gt;korkmaz atlardin arabalarin onune&lt;br /&gt;katardin helal olsun gununu gunune&lt;br /&gt;her aksam evde ayni muhabbet&lt;br /&gt;bugun fistik geldi mi anne&lt;br /&gt;bir seyler yemedi mi yine&lt;br /&gt;neden hep zayıflamis olurdun&lt;br /&gt;hasta olurdun&lt;br /&gt;bir koca yil guzelce yerdin&lt;br /&gt;sonra gider karilari doyururdun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve bir kirik bacakla karsima ciktin o gun&lt;br /&gt;ben beyni calisan degistirebilen insanoglu&lt;br /&gt;hic bir sey yapmadim senin icin&lt;br /&gt;yok oldun ortadan bir pazartesiydi&lt;br /&gt;ve bugun tam bir hafta gecti&lt;br /&gt;senin icin oldu diyorlar&lt;br /&gt;icimdeki denizler hala inanmiyorlar&lt;br /&gt;seni yine penceremin altinda bekliyorum&lt;br /&gt;arkama sakladigim tum olu tavuklarla&lt;br /&gt;ve ugruna canindan oldugun sidikli karilarla&lt;br /&gt;ziyafet seni bekliyor fistik&lt;br /&gt;cik gel yasanabilir bir hayatla&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2627490382544154570?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2627490382544154570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2627490382544154570&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2627490382544154570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2627490382544154570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/fistika.html' title='kavanozumda kedi'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7293433996126538236</id><published>2007-03-11T16:12:00.000+02:00</published><updated>2007-03-11T23:27:43.181+02:00</updated><title type='text'>ma-tu-ba-ion</title><content type='html'>bir elmaydim&lt;br /&gt;isirdim kadini&lt;br /&gt;sert ve sulu&lt;br /&gt;operken ama acemiydim&lt;br /&gt;bu yuzden galiba hep yakalandim&lt;br /&gt;kadin sapimdan tuttu sonra&lt;br /&gt;yuzune goturdu beni&lt;br /&gt;gozune goturdu sonra&lt;br /&gt;gozlerinin alti torba torba&lt;br /&gt;elma dolu su doluydu&lt;br /&gt;guldu sonra izin verdi&lt;br /&gt;al dedi beni op doya doya&lt;br /&gt;ben de kadina bir hayat verdim&lt;br /&gt;salak ben işte nasil da acemiydim&lt;br /&gt;cunku onlar yalniz elmanin kuludur&lt;br /&gt;benim hayatima gulduler gectiler&lt;br /&gt;hepsi oyleydiler kisacasi&lt;br /&gt;her gece elmalarimi yediler kadinlar&lt;br /&gt;bense her gece baska bir elma oldum kadinlar&lt;br /&gt;siz de bunun farkindaydiniz&lt;br /&gt;kaslarinizi catmayiniz&lt;br /&gt;oyle surat yapmayiniz&lt;br /&gt;bir gun suluysam ikinci gun serttim&lt;br /&gt;bir gun sertsem ertesi gun susuz&lt;br /&gt;sonunda tanri dayanamadi ya bu olanlara&lt;br /&gt;bizi yatagindan kovdu ya hani&lt;br /&gt;tutarak sapimizdan,&lt;br /&gt;sikarak torbalarimizdan&lt;br /&gt;o buyuk elmanin icine firlatti&lt;br /&gt;simdi siz kadinlar elmasiz kaldiniz&lt;br /&gt;bense aldanmasiz ama dudaklarinizsiz&lt;br /&gt;ve kocaman bir elmanin icinde&lt;br /&gt;yasamak denirse tum bu olan bitene&lt;br /&gt;sert ve sulu elmalara hasret&lt;br /&gt;elimiz cebimizde yasar olduk&lt;br /&gt;ve kendi burusuk torbalarimizdan&lt;br /&gt;sebepli sebepsiz tasar olduk&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7293433996126538236?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7293433996126538236/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7293433996126538236&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7293433996126538236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7293433996126538236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/ma-tu-ba-ion.html' title='ma-tu-ba-ion'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-1510987359104205773</id><published>2007-03-06T11:17:00.001+02:00</published><updated>2007-03-06T11:26:52.924+02:00</updated><title type='text'>hayat resimli bir ruzgardir</title><content type='html'>ruzgara doner:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tum perdeleri kapatalim ve benimle kal ne olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-1510987359104205773?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/1510987359104205773/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=1510987359104205773&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1510987359104205773'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/1510987359104205773'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/konusma.html' title='hayat resimli bir ruzgardir'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4166409868688423539</id><published>2007-03-06T10:50:00.000+02:00</published><updated>2007-03-11T16:11:49.263+02:00</updated><title type='text'>koltuk altimda noktalar</title><content type='html'>Neden gozlerinde gordugum degilsin ki, yanlis bir filme mi geldim. Kapidan beni defalarca ceviren sen degil miydin, neden buna cevabin hayir ben degildim oluyor hep. Oysa ben o kadar cesur degilim, kalamam beni istemeyenlerle eminim buna; ama her geri donusumde bir baska ruh cifti karsimda, bir baska zehirli/sihirli nefes, bir baska silahli kelime cetesi, kara peceli cumleler, immortal cells, umursamaz gulumsemeler, umursayan telefon konusmalari, bir baska death scene... "Yeter artik!" Demem bunu, korkma; ama bu benim kaderim de demedim asla. Istersem yirtarim; ama bunun ne anlamini, ne de nedenini tarif edebilirim. Sadece "inanmak" var. Hayallerimde var o da, sadece bu. Umarim kendini ya da beni fazlaca onemseyip, bu guzel, renkli manzarayi bozmazsin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4166409868688423539?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4166409868688423539/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4166409868688423539&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4166409868688423539'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4166409868688423539'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/blog-post.html' title='koltuk altimda noktalar'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2796758938688471240</id><published>2007-03-03T22:51:00.000+02:00</published><updated>2007-03-06T11:24:32.031+02:00</updated><title type='text'>canavarin kisik gozleriyle gordugudur</title><content type='html'>kucuk yesil gozlerini iyice kisarak bakar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demirden bir at heykelidir bu&lt;br /&gt;uzerinde binicisi yokken demirden bir at bir yokus gorse iner rahat rahat&lt;br /&gt;ama cikmasi zor hele ki kosa kosa&lt;br /&gt;savurmu$ besbelli onu -adamini- üzerinden&lt;br /&gt;üc büyük tas parcasi gokyuzunden dusmus adamla beraber&lt;br /&gt;ikisi parlak -atese dusen- biri -denize dusuyor- islak&lt;br /&gt;deniz de sadece karadayken denizi seviyor&lt;br /&gt;bu yuzden icine giremez sevdiklerinin&lt;br /&gt;uzaktan bir demir gorunuyor&lt;br /&gt;sanki denizin uzerinde&lt;br /&gt;deniz bir at heykeliydi hani&lt;br /&gt;binicisi bir demir gemiymis demek&lt;br /&gt;sevdikleriyse denizin icine giriyor tek tek&lt;br /&gt;acimadan denizin etlerine&lt;br /&gt;iki parlak tas islaniyorlar&lt;br /&gt;ve yanaklarinda denizin&lt;br /&gt;sicak ve tuzlu saraplar&lt;br /&gt;dunya daha hizla ÇÖLLEŞİYOR&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2796758938688471240?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2796758938688471240/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2796758938688471240&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2796758938688471240'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2796758938688471240'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/demirden-bir-at-heykelidir-bu-uzerinde.html' title='canavarin kisik gozleriyle gordugudur'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-8142617737566547537</id><published>2007-03-03T19:30:00.000+02:00</published><updated>2007-03-07T00:02:02.480+02:00</updated><title type='text'>farksizlik egrileri</title><content type='html'>ha yasadiklarimin hatirasina dalmisim, ha yasayacaklarimin hayaline...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ask, &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;iki kisilik cift kisilikli&lt;/span&gt; bir aksam yemegidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her barismamizda boyle kocaman bir balik öpücügü bekliyorsa beni n'olur hep kavga edelim sonra da hep barisalim biz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kacislara hapsoldum, tutuklulugundan kurtulayim derken&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-8142617737566547537?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/8142617737566547537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=8142617737566547537&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8142617737566547537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/8142617737566547537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/farkszlk-erileri.html' title='farksizlik egrileri'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4401388495801946594</id><published>2007-03-02T23:50:00.000+02:00</published><updated>2007-03-03T00:09:03.456+02:00</updated><title type='text'>Kandir Beni</title><content type='html'>sirtimi ka$ırken tırnagima takilan bir sivilcenin&lt;br /&gt;icini dolduran o ad veremedigim sivi kadar&lt;br /&gt;yer kaplamiyorsun kirmizi kalbimde&lt;br /&gt;sahi bir gun duracak olan kalp&lt;br /&gt;bu kalp mi&lt;br /&gt;inanasim yok&lt;br /&gt;GÜLESİM var&lt;br /&gt;nasil da umursamiyorum seni gordun mu&lt;br /&gt;hemen ÖLÜME kayıyor aklim&lt;br /&gt;GÜLMEYE sonra da&lt;br /&gt;oysa İÇİMİ öyle bir doldurmalıydı ki ruhun&lt;br /&gt;gittiginde kıvrılmamaliydi agzim&lt;br /&gt;GÜLMEYE dogru&lt;br /&gt;ve kandirabilmeliydim kendimi&lt;br /&gt;Ölsem de var diye fazladan bir ruhum&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4401388495801946594?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4401388495801946594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4401388495801946594&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4401388495801946594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4401388495801946594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/03/kandir-beni.html' title='Kandir Beni'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-866102544192822877</id><published>2007-02-25T19:10:00.000+02:00</published><updated>2007-03-02T23:49:40.261+02:00</updated><title type='text'>AYNAYA BAKARKEN</title><content type='html'>gomlegimdeki sararmis BEYAZLIK&lt;br /&gt;yuzumde inatla yesillenen sert SAKALLARIM&lt;br /&gt;ve bir mart ayi bir sokak kedisinin tuylerini andiran SAÇLARIM&lt;br /&gt;herseye ragmen&lt;br /&gt;soylu bir ruhun goruntulerisiniz&lt;br /&gt;hadi yine iyisiniz&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-866102544192822877?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/866102544192822877/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=866102544192822877&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/866102544192822877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/866102544192822877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/02/aynaya-bakarken.html' title='AYNAYA BAKARKEN'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2505214081423833181</id><published>2007-02-18T11:39:00.000+02:00</published><updated>2007-02-19T01:06:47.333+02:00</updated><title type='text'>Ben ve evim olsun hayallerim</title><content type='html'>Tavana yakın pencereler yapalım üstad, boyumu aşsın yükseklikleri. Beni kimse görmesin öyle haberim olmadan, ben de istemediğimde birilerini görmeyeyim. Evin bacasını çok çok uzun yapmalısın. Neden dersen; dumanım şehre karışsın istemiyorum üstad, mümkünse atmosferin de dışına bırakalım külleri, hem belki bir kaç uzaylı leylek yuva yapar ilkokul çocuklarının resim defterlerine.&lt;br /&gt;Kocaman bir yatağım var benim, işte bu yüzden yatak odası en azından o yatak kadar büyük olmalı. Kapıyı açınca hemen yatak başlasın mesela. Üzerimi çıkarmaya kalmasın yerim, sevmem değişmeyi elbiseleri. Mutfak mı dedin üstad? Mutfağı geçelim, çünkü o başka birini seviyor. O yoksa mutfak da yok, yemek de yok, kirli bulaşıklar da yok, mutfak olmasa da olur be üstad, geçelim mutfağı. Sonra bir salon olmalı, duvarlarını kitaplarla kaplamalıyım, sadece kitaplarla mı? İrili ufaklı dostlarım da kaplamalı salonun boşluklarını. Ellerinde sigaraları kahveleriyle sohbetler etmeliler, çekirdekler çitlenmeli, dedikodular yapılmalı, iskambil kağıtları, tavlalar, satranç tahtaları adım atacak yer bırakmamalı. Kalabalığı seviyorum üstad, insan yaşadığına fazlaca inanıyor, kötü şeyleri unutuyor. İnsan kalabalıklar da zor ölüyor olmalı, bu yüzden severim kalabalıkları. İşte tam şu çöplüğe bakan kısımda bir de balkon olmalı üstad, ama mümkünse bu balkon o pencerelerden de yüksekte olmalı. Bir gün kalabalıktan sıkılırsam alırım kahvemi çıkarım diye düşünüyorum, çöplüğe bakarım, sevişmekten, tepinmekten bok içinde kalmış kediler görürüm. Önce tükürüklerim, sonra gözyaşlarım intihar eder üstad, daha sonrası ise bir benoluşun ilanıdır. Evet üstad tüm bu ev, bu kalabalıklar, bu gözyaşları, bu başkalarına aşık kadınlar sevme alışkanlığım, hep o benoluşlara giden kıvrımlı yollardır.&lt;br /&gt;Sonra küçük bir çöp tenekesine sığacak bir atlayış yapmalıyım üstad, bir cambaz gibi...&lt;br /&gt;Üzerimde kediler sevişmeli, kirletmeliler tüylerini ve en çok da beyaz kediler kirlenir üstad, bir sokak kedisi asla ama asla beyaz olmamalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2505214081423833181?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2505214081423833181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2505214081423833181&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2505214081423833181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2505214081423833181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/02/ben-ve-ev-olsun-hayalleri.html' title='Ben ve evim olsun hayallerim'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-2864660006456302412</id><published>2007-02-16T23:01:00.000+02:00</published><updated>2007-02-16T23:57:29.899+02:00</updated><title type='text'>arızalı masal</title><content type='html'>Kulenin kapısını açtığımda karşıma çıkan vadinin yeşili, bir düş sevgilisinin kocaman gözleri gibi alımlıydı ama belliydi ki bu kaderle hiç bir yeşile kavuşmak mümkün değildi.&lt;br /&gt;Ellerimi ve ağzımı sonsuza kadar açtım ve bağırdım yırtınırcasına; küsmek istiyorum diye bağırdım; alınmak istiyorum, hayır demek istiyorum, sevmeyebilmek istiyorum. Uzak kalabilmek, nefret edebilmek, temkinli olabilmek, her gördüğüm ışığa atlayan bir sazan gibi olmamak istiyorum diye bağırdım, bağırdım, bağırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüksekçe kuleden bağırışlarımı takip etmek pek zor olmuyordu, herkese duyurabilmiş miydim yine de emin değildim. Özellikle o yeşil gözlü küçük canavar duymalıydı, ama bu düşüncelerle cebelleşirken ben, işte o yine gelmişti uzun bacaklı zindanımın dibine, alıştığı gibi saçlarımı boşluğa bıraktım bana gelmesi için ve tam o tırmanırken makasla kestim kafamı ense kökümden...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-2864660006456302412?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/2864660006456302412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=2864660006456302412&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2864660006456302412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/2864660006456302412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/02/arzal-masal.html' title='arızalı masal'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6930221338870178777</id><published>2007-02-13T13:35:00.000+02:00</published><updated>2007-02-13T13:53:23.436+02:00</updated><title type='text'>unutmabeni kusmukları</title><content type='html'>küçük şeylere aşık oluyorum anne.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6930221338870178777?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6930221338870178777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6930221338870178777&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6930221338870178777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6930221338870178777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/02/unutmabeni-kusmuklar.html' title='unutmabeni kusmukları'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-6862966368023813712</id><published>2007-02-11T22:03:00.000+02:00</published><updated>2007-02-11T22:13:12.119+02:00</updated><title type='text'>gönlümdeki köşk olmasa</title><content type='html'>insan önce kendini sever, hemen sonra böcekleri sevmelidir ve eşeklerin bile bir ruhu olduğunu unutmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ona sanat yapabileceği bir şey aldım; bir çakı, onunla tahtaları oyabilir, hatta çok istediği müzik aletlerini kendisi yapabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çakıyı kullanmak zor, kardeşime nazlıya güzel bir kuş yapacağım ilk olarak, kim bilir belki severim ben de bu işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anne bak, abim yapmış benim için, güvercinmiş bu, bir kuş. tahtadan ama, abim ağaçlarında ruhu vardır diyor. bakalım bekliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nazlı evin çatısına dayalı unuttuğum merdivenin üstünde beyaz bir güvercin görüyor, kendi tahta kuşunu bu güvercine gösterecek, al bak bu da senin cansız halin diyecek belki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşünce neler hisseder bir beden, ölünce felan nolur tam olarak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-6862966368023813712?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/6862966368023813712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=6862966368023813712&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6862966368023813712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/6862966368023813712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/02/gnlmdeki-kk-olmasa-inan-ben-de-seni.html' title='gönlümdeki köşk olmasa'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-7450071682750129054</id><published>2007-02-02T21:23:00.000+02:00</published><updated>2007-02-02T21:24:54.044+02:00</updated><title type='text'>aşkın elleri gayet küçüktür</title><content type='html'>Masmavi görünmesine rağmen aslında bir rengi olmadığına emin olduğum bir gökyüzü üzerimde, oramda buramda çokçası sigara içmekte olan bir insan kalabalığı, karşımda deniz kıyısına kurulmuş ulu camiler ve onların efsunlu minareleri, solumda bir tablo gibi şehrin duvarına asılmış topkapı sarayı ve dahası bir kolye gibi istanbulun boynuna asılmış köprüler ve o köprülerin ağırlığına hiç aldırmadan sanat yaşamına devam eden eşsiz boğaz manzarası... Tam yanımda ise bir kaç saattir beraberce yürüdüğümüz iki arkadaşım vardı. Ağladığımı nasıl olduysa benden önce onlar fark etmişlerdi. Ne oldu, neyin var, diye sormaya başladıklarında  durumumu yeni yeni anlıyordum.  Engellemeye çalıştım, ama bir anda kesilmiyormuş o yağmurlar. Cebimden bir kağıt mendil çıkarıp, iyice kurulandım. Tamam bir şey yok devam edelim yürümeye dedim, sakince... O gün, beni ağlatan şey her neydiyse inan bilmiyorum, ama en son o gün ağladım. Dur bir daha düşüneyim, evet evet, en son o gündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladım, dedi. Sonra omuzlarımdan tuttu. Anladım, ama bu iyi değil dedi. Ellerini omuzlarımdan çekti, oysa ben hep orada durmasını isterdim. Ne yani çokça ağlasam daha mı iyi dedim. Yoo, ağlamak daha iyi demek istemiyorum ama, bu en son ağladım dediğin gün çok önceleriydi, değil mi? Evet, beş altı sene olmuştu. Daha şaşkın bir ifade takındı, altı yıl gerçekten fazla gelmişti galiba. Ben neredeyse her gün ağlarım biliyor musun, dedi. Her gün ağlayışının bir nedeni vardı elbette ve işte anlatıyordu büyük bir heyecanla. Anlatırken, cümlelerinin ne kadar basit ve kısa cümleler olduğunu farkediyordunuz hemen. Onun sadece kelimelerini değil, yüzünü dudaklarını, ellerini hatta ağzından çıkan güzelim su damlacıklarını (tükürük) de takip ediyordum. Mutluluk gibi bir şeyler hissettiğimi farkettim o an. Bu, bana hep böyle birdenbire olurdu zaten. Sonra sebebini arar dururdum. O ankinin sebebi neydi peki? Yeni birini tanımak, onun hayatında olduğunu düşünmenin kulağa gayet güzel gelmesi mi? Artık başkası değil o benim için diyebilmek belki  de sadece. Peki, bu mutlu eder miydi hep?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayesini anlatmayı bitirmişti, bilmiyorum dağılmıştım ben, belki de yarım bırakmıştı. Bir kaç adım ilerimde adeta dans ederek yürüyordu. Ona yetişmek için çabalamadım. O an Haliç'e doğru bakmak istedim büyük bir istekle. Galata Köprüsü'nün parmaklıklarından sallandırdım el işi çantamı bir o yana bir bu yana ve güneşin vedasını izlemeye daldım. Göz kapaklarımdan içeri bir hain gibi sokulan o sinek olmasaydı, izlemeye daha da devam edecektim. Ama şimdi bu davetsiz misafirle uğraşmalıydım. Ovuşturdukça, gözlerim daha çok yanıyor ve acıyordu; ama hala içindeki cesedi çıkaramamıştım. O an, aşkın o küçücük ellerini omuzlarımda hissettim. Kafamı çevirdim, tek gözümle ona baktım. Beni bu halde gördüğüne şaşırmıştı. Ne oldu sana, neden ağlıyorsun, neye üzüldün ki şimdi, diye art arda yağdırmaya başladı soruları. Hayır ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı sadece dedim, ama beni dinlemedi bile. O, bana işte tam bu sıralarda aşık oluyordu. Bunu küçük kırmızı bir deniz gibi durmadan dalgalanan dudaklarından anlayabilirdiniz. Dudaklarıyla, gözlerime dokunduğunda, tüm o acının yerini bir ferahlık almıştı. Gözlerinin, ıslak hali de çok hoşuma gitmişti. İşte ben, bir sineğin cansız bedeninde belki de yeni bir hayat bulduğum o gün, ona aşık olmuştum. Ve bu en son aşık olduğum gündü...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-7450071682750129054?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/7450071682750129054/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=7450071682750129054&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7450071682750129054'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/7450071682750129054'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/02/akn-elleri-gayet-kktr.html' title='aşkın elleri gayet küçüktür'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-210910621908367095</id><published>2007-01-24T00:34:00.000+02:00</published><updated>2007-01-24T00:42:26.574+02:00</updated><title type='text'>The Day by Helen © 2007</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/gVBru_Q9okA"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/gVBru_Q9okA" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-210910621908367095?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/210910621908367095/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=210910621908367095&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/210910621908367095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/210910621908367095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/blog-post.html' title='The Day by Helen © 2007'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5671027413290672245</id><published>2007-01-23T00:02:00.000+02:00</published><updated>2007-01-23T12:32:41.015+02:00</updated><title type='text'>bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden</title><content type='html'>Çok küçük yaşlardan beri sık sık hastanelere taşıdım bu işe yaramaz bedenimi. 6 yaşımdayken zatüreye dönmesine ramak kalan bronşit neredeyse bizi çok erken emekliye ayıracaktı; ama &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;fleming&lt;/span&gt; sağolsun, onun bulduğu penisilinle iyileşebilmiş defolu da olsa hayata devam edebilmiştim. Hastalık tarihim boyunca çok farklı hemşireler ya da kimi zaman iğneci ablalar, teyzeler gördüm, onlar da benim kaba tabirle amiyane yerlerimi gördüler. (ya da tam tersi neyse) İlginç olan bir durum vardı; iğne aynı iğne, ilaç aynı ilaçtı; ama kişiden kişiye değişen bir şey vardı ki, o da benim popomun çektiği acının şiddeti. İşte bu vesileyle Adile Teyze'ye değinmek gerekiyor, değinelim o zaman. Adile Teyze tesadüfe bakın ki gerçekten de mükemmel bir "adilenaşitinsanı" idi. Onun yanına iğne yemeye gittiğimde hiç bir acı hissetmeyeceğimi bilirdim. Anneme, Adile Teyze nasıl oluyor da acıtmadan yapıyor bu işi, diye sorduğumda; annem hayatımın sonraki kısımlarında çeşitli vesilelerle defalarca duyacağım bir şey söylemişti: ADİLE'NİN ELİ HAFİFTİR OĞLUM. Evet gerçekten de durum böyle bir durum olmalıydı. Adile'nin eli hafifti ya da sihirli. Adile Teyzeyi sırf bu yüzden çok sevmiştim ve hala unutmam. Abartmıyorum hasta olsam da iğne yemeye adile teyzeye gitsem diye düşündüğümü de bilirim o zamanlar. Çocuk işte, mal olabiliyor.&lt;br /&gt;Bilen biri gelsin beni sevsin demiştim yıllar önce, bu bir basın bildirisii gibiydi benim için. Bu, şu demek oluyordu: Ben kendimi yeterince savunmasız hissediyorum ve bağışıklık sistemimi çok zorda kalmadıkça size karşı kullanmayacağım, gelin de beni bir güzel hasta edin, yatak döşek, salya sümük. Aşk tedavisi mümkün bir hastalık mıdır, bunu çözmek romantiklerin işi. Benim derdim şuydu: Ben sevmeyi bilmediğime emindim, ve karşıma öyle biri çıksın istiyordum ki; hem bana sevmeyi öğretsin hem de beni işini bilerek sevsin. Soğuk bir İstanbul mekanında, buz gibi esen rüzgara, tipiye, kara aldırmadan bir uzun yürüyüşe çıkmaya karar veriyordum. İstanbul'dan Ankara mekanına kadar bir yürüyüş. Hasta olmak kaçınılmaz değil mi? Ölüm de hiç zor bir ihtimal değil, ama hasta olma amacıyla yoldasınız ve ölüm durumuna düşerseniz kendinizi garantiye alacak çareler de kurarsınız kafanızda. Belki bir kaç penisilin...&lt;br /&gt;Bir sevgilinin ağırlığı yaklaşık olarak 45-50 kilogram arasıdır Adile Teyze.&lt;br /&gt;Sevgili hayatı çizen kişiye denir Adile Teyze.&lt;br /&gt;Bir sevgilinin çizdiği yer bazen bir dünyanın yüzölçümü kadardır.&lt;br /&gt;ve bazen sevgililerin eli çok ağır olabiliyor Adile Teyze.&lt;br /&gt;Senin elin hafifti seni unutmadık, peki bu sevgiliye ne yapmalı, unutmalı mı onu?&lt;br /&gt;Haklısın Adile Teyze, şimdiden tüm sevgilileri uyarmalı.&lt;br /&gt;onlara demeli ki;&lt;br /&gt;Bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5671027413290672245?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5671027413290672245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5671027413290672245&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5671027413290672245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5671027413290672245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/bir-sevgili-bir-milyon-sevgili-gibi.html' title='bir sevgili bir milyon sevgili gibi geçmemeli ömürden'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4051920396600918838</id><published>2007-01-16T00:34:00.000+02:00</published><updated>2007-01-16T00:54:27.608+02:00</updated><title type='text'>sui generis</title><content type='html'>yırtık kadife bir pantolon, üç tekerli bisikletten iki tekerliye geçemeyiş, kanın hayatta ne kadar önemli olacağını anlama ve kan kokusu ve kan akışının ferahlatıcılığı ve nihayetinde kan tutan bir adam oluveriş, istediği an istediği yerini kanatabilme özelliği, dizlerin yüze dayandığı anların giderek arttığı bir ergenlik dönemi, çalışan ebeveynler; özellikle çalışan anne, zayıf yaratılmış bir akciğer, sürekli bir göğüs ağrısı, hastalık yaratabilmede üstün beceri, kadınları anlamak için hiç uğraşmamanın yarattığı hafif yenilgiler ve bir adet ağır yenilgi, kadınların sürekli galip geldiklerini farketme, kadınları anlamak için uğraşmanın gereksizliğini kavrayış, en azından yeni yenilgilere hazırlıklı olmanın verdiği su serpicilik, zayıf saç kökleri, stresli uzun süren üniversite yılları, sol, insancılık, eldekini kurtarmak için yapacak bir şey kalmadığında mutlaka bir yeninin ortaya çıkışı ve bunun verdiği rahatlık, sürekli bir iç hesaplaşma, sürekli bir iç konuşma, sürekli bir iç arayış, ve bu yüzden hep daha çok ağrı, hep daha çok acı, kolayca güvenebilme, ama denize güvenemeyiş, yüzmeyi beceremeyiş, denize sadece bakabilme ama içine girememe, ayaklarını yerden kesememe, hemen sendeleme, panikleme, panikleme, fazlaca panikleme, evham, hastalık hastalığı, ölüm korkusu, ölmek korkusu, sıkça ölüm anının hayali, böyle yaşanamayacığının bilinmesine rağmen ısrarla ölüm anını hayal ediş, kalbin duruş anı, bir kurşunun deriyi deliş anı, bir dişin karın boşluğuna geçirilişi, bir çok kadınla iyi anlaşabilme, ama yine de sürekli bir ilişki koparma bitirme iç güdüsü, karşı cinse iyi olduğunu değil daha çok işe yaramaz olduğunu anlatma eğilimi, fazlaca dürüstlük, bu yüzden sık yaşanan hüsran. fazlaca göğüs ağrısı, siyah bir yüzük, keçi bir sakal, işte hepsi bu kadar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4051920396600918838?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4051920396600918838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4051920396600918838&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4051920396600918838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4051920396600918838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/sui-generis.html' title='sui generis'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-4153169640455011464</id><published>2007-01-12T22:17:00.000+02:00</published><updated>2007-01-12T23:43:18.686+02:00</updated><title type='text'>Ssıkkkkıntıııı</title><content type='html'>Bende insanların sinirine dokunan bir gariplik var. (alnıma yazılı)&lt;br /&gt;Oğuz ATAY&lt;br /&gt;Tehlikeli Oyunlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağımdayım, odamdayım, evimdeyim, sokak kapısını açmayacağıma eminsiniz, evden dışarı adımımı atmayacağıma, odadan çıkıp su almaya bile gitmeyeceğime, bu yataktan çıkmayacağıma, kapıyı... Tamam sus. Ama orada bir tümsek oluşturdum sanki, ya da iç bükey bir şey, bir ayna. Ne diyorsun yine sen, iç bükey ne demek?  Odadan başlıyor, yine odaya dönüyor, onu diyorum. Kısırdöndü diyorlar ona. (:)) Gülüyorsun yine. Kısır yemeyeli ne uzun zaman oldu değil mi? Evet. En son Döngü Yenge yapmıştı. Döngü değil kör olasıca Döndü. Gülme... Dolmuşun dikiz aynasına asılı geldim bugün, öyle sıkış tıkıştı ki... Yine anlatacak bir şey bulamıyor ve minibüs hikayelerine başlıyorsun: Tüm teyzeler bisssmillahi... diyerek biniyorlarmış minibüse de, yaşlılara yer vermemek için uyur taklidi yapıyormuşsun da, bir keresinde şoföre senden çok daha yakın olmasına rağmen kızın biri taa arkada duran sana "şunu şoföre uzatır mısınız beyefendiciğim" demiş de (bunun bir asılma vakası olduğuna inanman çok saçma geliyor bana hala), sonra yine bir keresinde adamın biri aynaya asılı... Bunu daha şimdicek anlattım, adamın biri dediğin de benim. Tüm gün evdeydin oysa, ayna, minibüs... Tam 20 gün ve 4 yıldır yatağın içindeydi, ve bağdaş kurmuş oturuyordu kirli ve ter kokan döşeğinin üzerinde. Acaba kokuyor muydum, ondan mı kaçıyorlardı benden? Koltuk altlarım ağrıyordu benim çocukluktan beri, ondan çekinirdim hep traş etmeye, halbuki bir parföm kullansan bunların hiç biri olmayacaktı. Yok artık, sırf bu yüzden mi bu haldeyiz? Saçmalıyorsun. En son dışarı çıktığımda hava pek terlemeye müsait değildi. Hava terler mi hiç. Terletmeye değildi. Sen hep terlersin, bırak havaya suya bok atmayı. Parföm kullansaydım demek... Saçmalama. Kapı felan çalmayacak ve sen bunu bilmene rağmen gözünü kulağını hep kapıda tutuyorsun. Döngü yenge olsa açardı kapıyı, döndü lanet... Sonra kapı gene kapanır, sonra gene açılır; kapıyı açar mısınız şoför bey inecek var. Işıkları geçeyim müsait bir yerde açarım. Kapı açılıyor, 90 derecelik bir açıyla açılıyor. Kapanırken açıyla değil de gıcırtıyla kapanıyor, 360 derecelik gıcırtılar. 360 derece, kısır döngü gibi bir şey oluyor. Döndü Yenge'nin hiç çocuğu olmadı, kısır değildi gerçi ama sonuç aynıydı. 40 gün mü oldu dışarı çıkmayalı, ne önemi var günün sonuç aynı işte, dışarı çıkılmıyor. Sen dışarı çıkmayınca kimsenin dışarı çıktığı felan da olmuyor. Sırf ben dışarı çıkmıyorum diye herkes eve hapsoluyor ama bu haksızlık. Peki ya o dolmuşlar, saçmalıyorsun yine. Kimse dışarı çıkmasaydı minibüsler dolmuşlar neden sabah akşam mekik dokusunlardı. Sonra bana asılan o kız kesinlikle dışarıdaydı. Eminim, çünkü ayakkabıları vardı, biraz kum biraz toprak, biraz da parlak, hepimiz gibi ayakkabıları vardı. Kimileri evde de ayakkabı giyiyor ama. Gregor yavaş yavaş yatağından doğruldu. Kitap mı okuyorsun yine. Evet bir böceğin insana dönüşmesini anlatıyor. Ben olsam tam tersini yazardım. O da tam tersini yazmış zaten. Yine bir kısırlık var o zaman. Evet yine bir kısırlık. Yalnız kalışımızın sebebini açıklamaya çalışıyor bu böcek bize galiba, değil mi gregor? Duymaz seni, işittiği felan da yok çünkü artık bir böcek değil o. &lt;strong&gt;Böcekken konuşamazsın insanken de duyamazsın&lt;/strong&gt;, en temel farkları budur. Şoför bey müsait bir yer bulamıyor musunuz, inmem lazım zira işe geç kalıyorum. İyi de sen işten gelmiyor musun zaten dedi güzel kız. Asılıyordu. Dikiz aynasına asılıydım. Siz yine de müsait olunca haber verin olmaz mı? Şu kaldırım müsaitti aslında, ama nedense indirmediniz. İnmeyiniz beyefendiciğim. Şoför Bey bizim yatağın oradan da geçiyor muydu bu dolmuş. En iyisi mi siz beni yatağıma kadar götürün. Bizi götürün. Zil mi çaldı sanki, Döndü Yenge kısır getirmiştir, aç kapıyı şoför bey...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-4153169640455011464?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/4153169640455011464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=4153169640455011464&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4153169640455011464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/4153169640455011464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/bende-insanlarn-sinirine-dokunan-bir.html' title='Ssıkkkkıntıııı'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-3562395793057625242</id><published>2007-01-11T13:50:00.000+02:00</published><updated>2007-01-11T14:53:35.884+02:00</updated><title type='text'>arızalı hikayeler (2)</title><content type='html'>&lt;strong&gt;yazılmamış hiç bir şey yok galiba yoksa sen eminim o yazılmayanı bulabilirdin. beni çok önemsiyorsun gibi geliyor. yoo hayır seni önemsemiyorum hem yazı yazmanın neresi önemli. beni önemsememen de aptalca değil mi. neden sevgilin olduğum için mi? evet sevgilimin beni önemsemesi lazım gibi geliyor bana. haklısın ama önemsemiyorum seni. evet geçen gün beraber yürürken birden yolun karşısına geçmenden anlamalıydım bunu. daha başka şeylerden de anlayabilirdin. mesela. mesela duvarımda senin resmin yok. haklısın şu piçin resmi gözlerimin içine bakıyor sürekli, ama ben hiç bir soktuğum duvarda asılı değilim. şimdi seni somutlaştıramıyorum dememin hiç bir anlamı kalmayacak, çünkü sen o salak çerçevenin içindeki bir ölüyü hazmedemiyorsun. senin benden başkasını gözlemeni dinlemeni düşünmeni hazmedemiyorum doğru. seni bekledim yıllarca, senin için çocukluğumdan vazgeçmeye razı oldum, seninle yattım, sana verdim ulan hala neyi hazmedemiyorsun. sen hastasın. sen hastasın. ( kişi karmaşası yok ikisi de hasta) bir de çocuk getirdik dünyaya sanırım o hastalığın kendisi olmaya aday. lanet olsun, hadi kalk birimizden birinin ölmesi gerekiyor. haklısın galiba. önce tespit etmemiz gerekiyor. hakkaniyet mi arayacağız. yoo hayır. bildiğin rus ruleti yani. evet. çevir o zaman. çeviriyorum. bak nasıl da hızlı dönüyor yavşak. nerede duracak. durmuyor deniz. durmuyor evet. neden durmuyor. karşısında duracak öldürecek bir beden bulamıyor galiba. o zaman şu resme ateş edelim. olur. biz birbirimizi çok mu seviyoruz deniz. galiba öyle canım.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-3562395793057625242?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/3562395793057625242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=3562395793057625242&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3562395793057625242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/3562395793057625242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/arzal-hikayeler-2.html' title='arızalı hikayeler (2)'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5248860914453002884</id><published>2007-01-10T16:14:00.000+02:00</published><updated>2007-01-10T16:20:26.243+02:00</updated><title type='text'>huzur</title><content type='html'>Balık avı sürüp gitmekte köprü üzerinde, kimisi oltalarını hazırlamada hala. Kafamı bir saniye kaldırıp saraya doğru bakıyorum, nemli bir boğaz rüzgarı gözlerimi yaşartıyor. Elimde cıgaram, kafamda püsküllü şapkam ve yine sapsarı kesildiğine emin olduğum yüzüm. Bir balıkçı gibi giyindiğimi fark ediyorum. Balıklar, bu akşam şu sarı saçlı çocuğun karın tokluğuna ilaç; yahut günah çıkaran bir rahibi andıran bir rakı masasına meze olmak üzereler. Sudan çıkmış balıklar işte bunlar. Yüzlerce, binlerce insan işte bunlar. Bu kadar insan; bu kadar balık; nerden gelir nereye gider? Galata Köprüsü’nün üstü altı duman altı ve ben dumanın üstündeyim. bayanlar baylar içmekteler tütünleri, silkelemekteler külleri. Bu kadar kül nereye giderse, bu kadar insan da oraya gider…&lt;br /&gt;Az ileride bir ihtiyar; göz kapakları kıpkırmızı kesilmiş. Belli ki geceyi uyuyarak geçirebilen çoğunluktan değil. Yaşlılık nedir bilmem, ama uykuyla bir ilgisi olmalı.Bir müddet daha ihtiyara bakıyorum. Yatsam diyorum, yatsam şimdi ve sonra bir daha hiç kalkmasam…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5248860914453002884?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5248860914453002884/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5248860914453002884&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5248860914453002884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5248860914453002884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/huzur.html' title='huzur'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31500370.post-5537922042715685455</id><published>2007-01-07T12:06:00.000+02:00</published><updated>2007-01-07T12:20:25.191+02:00</updated><title type='text'>tanımsız</title><content type='html'>Bazen, ama sadece bazen -o bazenler de çok küçük önemsiz zaman dilimlerini tanımlıyor- bir anlığına sadece ama, hani milyarda biri kadarlık bir parçasını düşünün bir saniyenin, bir saniyenizi dahi alamayan bir anlığına sadece, göz açıp kapasan o kadar kısa sürmez yani, işte o kadar kısa bir zamandan bahsediyorum bazen derken. Bazen, benim, birini şu dev sarı binanın arkasından kafasını çıkarmış bana gülerken gördüğüm oluyor. Ellerini de gördüğüm oluyor sanırım, ama belki de onlar elleri değildirler, anlayamadan kayboluyor. Sonra her defasında çıkıyorum o binanın tepesine, sonra iniyorum etrafını turluyorum tüm gün boyu. Gözlerimi sımsıkı açıyorum, gözlerimi kırptığım o küçücük zaman dilimine denk gelir de onu göremezsem diye çok korkuyorum, rahatsız huzursuz oluyorum, sırf bu yüzden küçük mandallar takıyorum göz kapaklarıma. Biri işte, çirkin saçları sanki yok kadar var, görebildiğim herşey bu kadar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31500370-5537922042715685455?l=cennetelmasindakikurt.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/feeds/5537922042715685455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31500370&amp;postID=5537922042715685455&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5537922042715685455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31500370/posts/default/5537922042715685455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cennetelmasindakikurt.blogspot.com/2007/01/tanmsz.html' title='tanımsız'/><author><name>deniz varol</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00115703883146192186</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_NfRKY_ijAwk/R6SX_8ei7WI/AAAAAAAAAA8/LwtpSF7r1Ws/S220/s587041680_9122.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
